# Etiket
#EDEBİYAT #GÜNDEM #Öneriler

Ülkücü Şehid Süleyman Özmen / S. Mehmed Şen

SÜLEYMAN ÖZMEN
Seyyid Mehmed Şen

Yıl 1966…

Ziraat Fakültesinin aynı bölümünde olduğumuz için, eğitim yılının hemen başında tanışıyoruz ve şehit edilmesine kadar birbirimizden hiç ayrılmıyoruz. Sınıf arkadaşı olmamıza rağmen, benim yaşım daha büyük olduğu için, ben Süleyman’ın ağabeyisiyimdir. Süleyman’ı, mümkün olduğunca yanımdan hiç ayırmam ve bir ağabey olarak onun yanlış işler yapmasına, sınıf arkadaşlarımız bile olsa, yanlış insanlarla çok yakın olmasına hiç müsade etmem. Yanlış bir yere gitmişse onu azarladığım gibi, onu yanlış yere götüren arkadaşını da dövmek istediğimde yine Süleyman kurtarır. Boylu boslu, son derece yakışıklı olan Süleyman, hiçbir azarıma, ihtarıma, tehdidime karşı “Sen ne karışıyorsun” demediği gibi; “Ağabey, ben fakülte talebesi bir delikanlıyım, bu kadarı da fazla” bile demez. Süleyman son derece muti, sevecen, cana yakın, vefalı bir dost, bir kardeştir benim için.

Fakültenin bazı bölümleri sekiz kredilik fizik dersi alır ve fizik dersi gerçekten de zordur o zamanlar. Bahçe bitkileri bölümü, fakültenin fizik alan bölümleri arasındadır. Süleyman’ın ise fizikle arası hiç iyi değildir. Yapılacak şey, fizik dersi almayan bir bölüm öğrencisiyle, becayiş yaparak, Süleyman’ın yerini değiştirmektir. Tarla bölümünden bir arkadaş bularak bu değişimi gerçekleştiriyoruz. Böylece Süleyman fizik dersinden kurtuluyor.

Yıl 1968 bahar ayları…

Öğrenci hareketleri başlıyor.

Boykotla işgalle tanışıyoruz.

Ve şu mısraları yazıyorum:

 

Garip

 -Oysa kendi yurdumda garip mi olmalıydım?-

Ben Anadolu’dan kopup gelen

İşçi diye, memur diye öğrenci diye

Ben Anadolu’dan kopup gelen

Kasabaya, kente, büyük şehire

Bir garibim işte

Bilirim anam yolumu gözler

Mektup ta atmadı der gideli beri

İki gözü iki çeşme

Mektup bekler

Neylersin?

İki satır yazının hasretlisidir, O…

Rahat yok ana

Rahat yok burada da

Dün birbirlerine hücum ettiler

Sopalarla

Okumak

Bu olmasa gerek

Ben garibim

Ben garibim ana

Vatanımda

 

1969 Yılı yaz tatilinde İstanbul’da Süleyman’la buluşuyoruz. Bir hafta kadar Süleyman’ların Sultanahmet Mimar Mehmet Ağa Caddesi’ndeki evlerinde kalıyorum. Camileri geziyoruz. Sultanahmet camiinde Gönenli Mehmet Efendi’nin Cuma hutbesini dinliyoruz. İlk kez hutbede ağlayan bir insan görüyorum ve çok etkileniyorum. Amcamın torunu İmralı adasında askerdir. Tarifeli vapurla onu ziyarete gidiyoruz. Vapurun dönüşü ertesi gün olduğu için, misafir olarak geceyi asker koğuşunda geçiriyoruz. İmralı adasında bahtsız üç devlet adamının kabirlerini ziyaret ediyoruz. Sessiz, sakin ve terkedilmiş üç bahtsız adam. Üzülmemek, hüzünlenmemek ve ağlamamak mümkün değil. Bizde öyle yapıyoruz. Sonra da Fatihalarımızı okuyup, dualarımızı ediyoruz ve milleti insan yerine koyan bu üç güzel insanın yanından, minnet ve şükran duygularımızı bırakarak ayrılıyoruz.

Yıl 1969 Ocak ayı…

Veteriner Fakültesi’nde milliyetçiler, öğrenci derneği seçimini kazanmışlar. Ziraat Fakültesi’nde, benim başkanlığımda katıldığımız seçimlerde ilk kez kendi kimliğimizi ortaya koyup, milliyetçiler ismiyle seçime katılıyoruz ve sağın bütün oyunu alıyoruz. Böyle bir birlikteliğin sonucu olarak, son yıllarda hiç olmayacak şekilde, hem üçyüz oyu geçiyoruz, hem de sonunculuktan kurtulup, ikinci oluyoruz. Fakat ne Veteriner Fakültesi’ndeki arkadaşlarımız, ne de biz, bulunduğumuz konumlarda bu başarılarımızı koruyacak silahlı güce sahip değiliz. Karşımızda yer alan ve özellikle sosyalist olarak tanınmaktan hoşlanan öğrenciler ise bu iki fakültede hâkimiyet kurmak için gerekli olanları yapmaya başlamışlardı bile. Nitekim Ocak ayının sonlarında Veteriner Fakültesi öğrenci derneğimiz işgal edildiği gibi; fakültemize ait, bizim elimizde bulunan MTTB öğrenci derneğimizin odası da işgal edildi.

Yıl 1970…

Her türlü güç şartlara rağmen fakültemizin yanındaki yurtlarda barınmaya devam ediyoruz. Düşünüyoruz ki, bazı kayıplarımız olsa da, yurtlarda kaldığımız sürece, fakültede hiçbir zaman mahkûm duruma düşmeyeceğimiz gibi; maddi, bakımdan evlere çıkacak durumda olmayan arkadaşlarımızı da yalnız bırakmamış olacağız. Arkadaşlarımız ev bulup çıkmamızı teklif etseler de, ben ve bazı arkadaşlarımız, çıkmamızın doğru olmayacağını söylüyoruz ve meydanı karşımızdaki öğrencilere bırakacağımız endişesiyle direniyoruz. Bir akşamüstü direncimizi kıran bir olay gerçekleşiyor. Sosyalistler, yurtların arasındaki meydanda alt sınıflardan bir arkadaşımızı çevirip dövmeye yeltendikleri bir sırada, Süleyman yanında taşıdığı tornavidayı çekerek, arkadaşımızı kurtarıyor. Süleyman olayı bana anlattığında, artık yurtta kalmamızın, özellikle onun için tehlikeli olacağını düşünerek, ev bulmalarını söylüyorum. Şimdiki Sigorta hastanesinin arkasında, eski Ziraat mahallesinde (telsizlerde), yeni yapılmış bir binanın dördüncü katında daire kiralıyoruz. Aynı katta, karşımızdaki daireyi de, alt sınıf arkadaşlarımız kiralamışlar. Yine sınıf arkadaşlamızdan birisi, alt sınıftan arkadaşlarla biraz ötede bir daire tutmuşlar. Böylece yeni yapılanmış bir mahallede, arkadaş grubu olarak üç dört daire bizim oluyor.

Hafta sonunda memleketlere giderek yatak yorgan, kilim, yolluk, kap-kaçak getirerek 7 Mart’ta evimize taşınıyoruz. Süleyman’la birlikte beş kişiyiz. Süleyman, bir hastalık nedeniyle, önceki yazda ameliyat olduğundan (sanırım benim dışımda diğer ev arkadaşlarımızın bile bundan haberi yoktu), ona sadece sobayı yakma görevini veriyorum. Sobanın ateşine bakıp bakıp, ağzından sık sık:

“Ya Rab! Bu ateşe nasıl dayanırız ki?”

Ya da, kafiye filan gözetmeden, “ey şehit, sen de mi şehit” gibi sözler dökülüyor.

17 Mart 1970 Salı günü gecesi…

Özellikle Süleyman’ı olası bir beladan kurtarmak için eve çıkalı on gece olmuş…

On birinci gece için yatmaya hazırlanıyoruz. Saat 22.00 suları…

Ertesi gün Muharrem ayı orucunu tutacağız. Bu nedenle biraz erken yatıp, sahura kalkmamız gerekiyor. Kapı çalınıyor. Karşımızda, alt sınıftan arkadaşlarla bir başka binanın dairesinde oturan sınıf arkadaşımız duruyor. Geliş nedeni ise, Yüksek Öğretmende bir grup arkadaşımızın mahsur kalışı ve onlara yardıma gitmemizin gerekli oluşu. Hemen toparlanıyoruz.

Süleyman gayet neşeli:

“Ağabey, cenk ayakkabılarını vereyim mi?” diyerek, ayakkabılarımı önüme koyuyor.

Ev arkadaşlarımızla birlikte, bulduğumuz vasıtalarla Türkocağı binasına ulaşıyoruz. Bizim fakülteden (bir kaç veteriner fakülteli arkadaşla birlikte) yirmi kişiyiz. Diğer fakültelerden gelenlerle, sayımız oldukça kalabalık. Sanırım 200-300 kişi varız. Toplantıyı Aytekin isimli bir arkadaş yönlendiriyor. Tahtalara krokiler çiziliyor, planlar yapılıyor, hareketin stratejisi belirleniyor. Ben 20 kişilik grubun başı oluyorum. Yardımcı olarak Süleyman’ı alıyorum. Daha sonra gruplar onar kişiye düşürülüyor. Ben başkan ve yardımcım olarak Süleyman’la yine aynı gruptayız. O zamana kadar ilahiyat fakültesine birkaç kez gitmiş olsam da, Yüksek Öğretmene gittiğimi hiç hatırlamıyorum. Yani hareket yapacağımız yer hakkında en ufak bir bilgim yok. Ben grup başkanı olarak anlatılanları sadece dinliyorum. Hayatımda kafamın hiç çalışmadığı anlardan biri…

Yanımızda bir toplu iğne bile yok. Bana grup başkanı olarak sadece bir adet molotof kokteyli veriyorlar.

Gece yarısından sonra herkes grubunu alarak Türk Ocağı’ndan ayrılıyoruz. Yola inip tuttuğumuz vasıtalarla karargâhımız olan İlahiyat Fakültesi’ne ulaşıyoruz.

Orası arkadaşlarımızın kontrolünde…

Zaman zaman program dâhilinde dışarıda devriye geziyoruz. Her taraf polis kaynıyor. Fakat hiç bir müdahale eden yok. Ülke yönetimi Akabe şeytanının elinde olmalı ki, görevli polisler olanları ve olacakları sadece seyrediyor. Fakültenin kantininde bulduğumuz sapsarı çekirdeksiz üzümle, ev arkadaşları olarak, sahur yemeğimizi yiyor ve ceddimizin askerleri gibi, üzüm sandığının içine bedelini cömertçe koymayı ihmal etmiyoruz. Fakültenin mescidinde sabah namazını kıldıktan sonra, alaca karanlıkta Yüksek Öğretmene doğru hareket başlıyor. Hareketten önce, içine doğmuş olmalı ki, Süleyman “ağabey, birbirimizi koministlerin eline bırakmayız, değil mi” diyor. Ben de “olur mu öyle şey, elbette bırakmayız” diyorum. Buna rağmen aklıma kötü şeyler gelmiyor. Çünkü bizim grup, okulu işgal altında tutanlara taşlarla saldırıp, onları korkutup, ürkütüp, meşgul ederken; asıl öncü grup ellerindeki malzemeyi mahsur kalan arkadaşlara ulaştıracaklar. Bizim bildiğimiz sadece bu…

Bizim olmamız gereken yer, U şeklinde birleşmiş üç binanın tam dibi. Neden orasıydı acaba, bunu hiç bilemiyorum. Süleyman’a yanımdan uzaklaşmamasını söylüyorum. Bir ara yanımda göremeyince, gözlerim onu arıyor. İki ayağının yerden kesildiğini ve yere düştüğünü görüyorum. Yanındaki arkadaşlar panikleyip geri kaçarken, ben birkaç saniye içinde Süleyman’a ulaşıp kolundan tutuyorum ve ayağa kalk diyorum. “Ağabey kalkamıyorum” diyor. Görünürde hiç bir iz yok. Vurulduğu aklıma bile gelmiyor. Arkadaşlara seslenince yardıma geliyorlar ve Süleyman’ı geri çekiyoruz. Bu sırada, kız yurdundan atılan bir taş, dört kişinin arasındaki Süleyman’ın ağzına geliyor. Bu arada ev arkadaşlarımızdan birisi de daha önce ağzına gelen bir taşla yaralandığı için onu ve bir iki arkadaşı Süleyman’la birlikte, bir taksi tutup, hastahaneye gönderiyorum. Hareket devam ettiği için, Süleyman’ın vurulduğunu da bilmediğimden, bir grubun başı olarak görev alanını terk etmiyorum. Bir süre sonra, bazı arkadaşlar Süleyman’ın ağzından vurulduğunu söylüyorlar. Bu beni rahatlatıyor. Çünkü ağzından vurulmadığını, ağzının taşımamız sırasında taşla yaralandığını biliyorum.

Gün iyice ışıdıktan sonra polisler geliyor ve biz çekiliyoruz. Akabe şeytanının yönetimindeki ülkede, polisler “siz burada ne yaptınız?” “ya da burada işiniz neydi?” bile demiyor ve güya duruma el koyuyor. Cebimdeki molotof kokteylini, kullanmaya teşebbüs bile etmeden, duvarın dibine bırakıyor ve Süleyman’ı gönderdiğimiz Numune Hastahanesi’ne yöneliyoruz. Orada acı hakikati öğreniyoruz ki, Süleyman vurulmuş ve ameliyata alınmış. Ameliyat dört saat sürüyor. Ameliyattan sonra kendine biraz gelince yanına giriyorum. “Ağabey niye oraya gittik?” diye soruyor bana, yarı baygın. Cevap veremiyorum. Bir şeyler diyemiyorum. Bildiğim bir şey var ki, en yakın arkadaşlarımızdan biri tarafından davet edildik ve hiç düşünmeden, hep birlikte, istişare etmeden, insiyaki olarak karar verip gittik. Üstelik gidişimiz bir silahlı çatışma için değildi ki…

Hem silah olmadan silahlı çatışmaya gidilir mi? Hareketi yöneten kurmayların böyle bir çatışmanın olacağından haberleri var mıydı acaba? Bunu o zaman bilemediğim gibi, şimdi de bilemiyorum.

Ev arkadaşları olarak hep yakınındayız. Fakat yanına girip, onun o halini görmeye tahammül edemiyoruz. Hemşirenin söylediğine göre, hep adımı sayıklayıp, “Nerede, niye gelmiyor?” diye soruyor? Başına varıp da, “Yakınındayım kardeşim, fakat seni o halde görmeye yüreğim dayanmıyor ki?” diyemiyorum. Buna rağmen ölümü hiç aklımıza getirmiyoruz. Ümidimiz, bel kemiğine saplanan kurşunun çıkarılması ve Süleyman’ın bir an önce ayağa kalkması. Umutlar boşa çıkıyor. Vade geliyor ve canım kardeşim Süleyman’ı Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gecenin sabahında, 22 yaşında, hayatının baharında kaybediyoruz. Dünya başıma yıkılıyor. Nümune Hastahanesinden aşağı doğru hıçkırıklarla inerken, insanların telaşlarına, koşuşturmalarına, konuşmalarına, gülmelerine hiçbir anlam veremiyorum. “Benim dünyam yıkılmış, onların ise hiçbir şeyden haberleri yok, bu nasıl şey Ya Rabb?” diye yakınıyorum. Benim yakarışlarıma, sızlanmalarıma, dövünmelerime ve gözyaşlarıma hiç aldırış etmeden, dünya olanca hızıyla yine dönmesine devam ediyor.

Çünkü ilahi nizam böyle…

Kim ne yapabilir ki?

Beyaz boyalı bir ev temelinden sarsıldı

Çöktü bir gece bütün karanlığıyla üstüne

Ve bir ananın yüreğinde onulmaz yara açıldı

Büründü Kâbe’den gelen beyaz örtüsüne

Beyaz boyalı bir ev temelinden sarsıldı

Yine bir duvar yıkıldı yere düştü tuğlalar

Şehirler harabeye döndü, şehirler harabeye döndü

Ve bir dost yüreğinde açılan yaralar

Ötede bir ışık yandı, beride bin ışık söndü

Yine bir duvar yıkıldı yere düştü tuğlalar

O gün Ziraat Fakültesi’nin önünde muazzam bir kalabalıkla muhteşem bir tören yapıldı.
Recep Doksat gençliği teskin edici güzel bir konuşma yaptı. Gece Süleyman’la birlikte İstanbul’a ulaştık. Biz öğrenci yurtlarına dağıldık.
Ertesi gün, Eyüp Sultan’da Süleyman’ımızı toprağa verdik.

Çorum Sungurlu’dan Süleyman’ı…

İstanbul’da doğup büyüyen, sekiz yaşında babasını kaybedip yetim kalan, anacığına ve İstanbul’a sevdalı Süleyman’ı…

Üstad Necip Fazıl’ın:

“Şehadet parmağıdır göğe doğru minare”

“Her nakışta o mana, öleceğiz ne çare”

“Hayattan canlı ölüm, günahtan baskın rahmet”

“Beyoğlu tepinirken, ağlar Karacaahmet”

“O manayı bul da bul”

“İlle istanbul’da bul”

“İstanbul”

“İstanbul”

Mısralarını dilinden düşürmeyen Süleyman’ı…

Onu bir beladan kurtarmak için eve çıktığımız, fakat olacaklara engel olamayıp, beladan kurtaramadığımız Sultanahmetli Süleyman’ı…

Oğlumun adını Süleyman koydum ve ruhuna hep Fatiha’lar, Yasin’ler gönderdim.

Süleyman’ı o günden bu güne hiç unutmadım.

Mekânın cennet, derecen âli olsun, canım kardeşim, Süleyman’ım…
***

(*) Turan Güven’in hatıratı vasıtasıyla haberdar olduğum bu yazısının Ülkü-Yaz sitesinde yayınına izin veren şehidimiz Süleyman Özmen’in okul ve bekâr evinden arkadaşı S. Mehmed Şen’e teşekkür ederiz.

 

 

Leave a comment