# Etiket
#EDEBİYAT #Gezi Notları

Suzan ÇATALOLUK: Seyahatnameler ve Gerçekleri

Seyahatnameler ve Gerçekleri
Suzan ÇATALOLUK

TÜRK YURDU
Haziran 2013 – Yıl 102 – Sayı 310

Seyahatnameler… Resmi tarihin dışında olan, yabancı gözüyle yazılmış eserler. Diplomatların, seyyahların, tüccarların hatta esirlerin müşahedesine dayanan, hadiseleri, yerleri, insanları, gelenekleri, mimariyi, neye merak edilmişse o sahadaki izlenimler anlatılan, ön yargılı birer belge niteliğinde sayılabilen, kimi zaman çok önemli tarihi hadiselerin de anlatıldığı hatırat, kimi zaman hoş günlükler.

 

Bu eserlerde yazıldığı döneme ait belirgin özellikleri – sübjektif olsa da – görmek mümkündür. Konuya ilişkin olarak bir kaç misal getirelim:

 

“At Meydanı kalabalıktı, herkes sessizlikle padişahın gelmesini bekliyordu. Belirli saatte Ayas Paşa ile Kasım Paşa At Meydanına geldiler. Kendilerine ayrılan çadıra girdiler. Sanki ikinci bir padişahmış gibi kurularak gelen İbrahim Paşa da kendisine ayrılan çadıra yerleşti. Az sonra Padişahın gelmekte olduğu duyuruldu. Ayas ve Kasım Paşalar padişahı karşılamak üzere meydanın öteki ucuna kadar yaya gittiler. Meydandan içeri önce çok güzel giyinmiş atlılar girdi, onların ardından güzel bir Arap atı üzerinde Padişah geliyordu. Zengin bir müziğin eşliğinde büyük bir ustalıkla atını süren Padişahın üzerinde incilerden, değerli taşlardan çiçek resimleri işlenmiş kırmızı atlastan bir kaftan vardı.” (Metin And: XVI Yüzyılda Şehzâdelerin Düğünü, Hayat Tarih Mecmuası, 1 Şubat 1969, cilt 1, sayı 1. sıra 49, s,42)

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın şehzadelerinin düğününden kesitler veren bu satırlar Seyyah Pier Zeno’ya ait. Bu görkemli düğünü en ince ayrıntısına kadar anlatan İtalyan Seyyah, 27 Haziran 1530 günü başlayan bu düğünü büyük hayranlıkla ifade etmektedir. (Diarii de Marino Sanuto, Venezia 1879-1903, cilt 53, s. 443-56)

 

Bu eseri incelediğimizde o dönemin sosyal ve kültürel hayatını bir yabancı gözü ile nasıl görüldüğünü tespit ediyoruz.

 

İkinci misalimiz de Fransız Seyyah Jean Thevenot’dan: Seyyah, Türklerin asayiş konusundaki titizliğini şöyle yazıyor:

 

“Türkler her hususta düzeni sağlamak için ellerinden geleni yaparlar; zaptiye, asayiş sağlayan kuvvetlerin başında gelmektedir; onlar inzibatı temin etmek için büyük gayret sarf ederler; İstanbul’da her şey bol ve ucuzdur; orada, sebzeler ve taze meyveler başka memleketlerde olduğu gibi ateş pahasına satılmaz, her şey daima uygun bir fiyatla satılır ve meyveleri daha erken pazara getiren, diğerlerinden daha çok para kazanma imkânına sahiptir. Eğer malını pahalı bir fiyata satmak isteyen birisi bulunursa ona dayak atılırdı veya yargılandıktan sonra dövülürdü ve ayrıca para cezasına çarptırıldı.” (Hakkı Dursun Yıldız: Fransız Seyyah Jean Thevenot’un Türkiye hakkında intibaları, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 15 Şubat 1987, sayı 2, s 9).

 

XVII asırda yaşayan Fransız seyyahın İstanbul’daki ticaret hayatından bahsederken hukuka aykırı olan davranışlara karşı ne gibi tedbirler alınacağını da uzun uzun yazmaktadır. 1665 yılında” Relation d’un Voyage Fait au Levant” adıyla yayımladığı seyahatnamesinde Türklerin mizacını anlatırken ilgi çekici bir psikolojik ve sosyolojik tablo çizmektedir:

 

“Onlar çok dindar ve çok yardımseverdir. Onlar hiç kimseye sataşmazlar ve şehirlerde askerler de dâhil kılıç taşımazlar… Türkler az kavga ederler, düelloyu hiç bilmezler”.( Hakkı Dursun Yıldız: Fransız Seyyah Jean Thevenot’un Türkiye hakkında intibaları, Türk Dünyası Tarih Dergisi, 15 Şubat 1987, sayı 2, s 9).

 

Şimdiki misalimiz ünlü Lady Montague’den: 1716 yılında eşi İngiliz büyükelçisi Lord Montague ile İstanbul’a gelen Bayan Montague yolculuğu ile ilgili satırlarında diyor ki:

 

“Budin Beylerbeyi’nin kervanımızın iki tarafına verdiği atlı muhafızlarımızın koruyuculuğu içinde, 27 Ocak 1716’da Belgrad’a girdik. Aslında böyle bir himayeye gerek yoktu, çünkü bütün yollar mutlak emniyet altında idi… Hudutlarına girdiğimiz andan beri duygulu bir misafirperverlik içinde idik.”(Cemal Kutay: Lale Devri’nde İstanbul’da Leydi Mary Montague (1716-1727), Türk Dünyası Tarih Dergisi, 15 Mayıs 1987, s. 57)

 

Bu ifadeler bize XVIII. yüzyılda Osmanlı’da asayişin berkemal olduğunu açıklıyor. Ayrıca Lady Montague diğer satırlarında kadınları ve haremi, son derece hareketli olan hayatı, sosyal düzene hayranlığını uzun uzun anlatıyor ve devam ediyor:

 

“Türkler, ciddi vakur ve büyük bir millet olmakla beraber öğünmezler, öğünenleri de sevmezler. Verdikleri sözün, yaptıkları vaadin esiridirler. Din farkı gözetmeksizin bütün insanlara aynı şekilde muamele ederler. Başkalarının hakkını yemekten çok korkarlar. Bütün endişeleri helal ile haramı karıştırmaktır. Çocuklar da çok dürüsttür, yolda bir şey bulunca derhal sahibini aramaya başlarlar. Türklere göre fazla tevazu dalkavukluk ve vakara aykırı fakat saygısızlık daha büyük kusurdur. Türkiye’de nezaket insanların tabiatı icabıdır. Avrupa’daki gibi yapmacık sahte nezaket bilinmez. Nezaket milli bir karakterdir. Dilleri mantıklı ve ahenkli olup adeta musiki gibidir. Türkler kâinatın en nazik insanlarıdır.” (Bkz: Y. Öztuna:Osmanlı Devleti Tarihi, c. II).

 

Konuyla bağlantılı olması dolayısıyla İlber Ortaylı seyahatnamelerle ilgili görüşlerine de yer verelim:

 

“Avrupa halkı Doğu ile ilgileniyor. İşin daha da ilginci bu kitaplar, mesela Hans Schiltberger’in kitabı matbaadan evvel yazılmıştır ve matbaa icat edilip kullanıma geçmeden çok evvel el yazmasıyla onlarca nüshası etrafa dağıtılmıştır. Yani matbaadan evvel bazı milletler o kadar okuyor ki Türkiye’yi dahi tektin ediyorlar. Bu zenginliklerin ortasında gerçekten seyahat, felsefe ve coğrafya edebiyatının şaheserleri vardır. XVII. asrın ünlü Fransız’ı Jean Chardin, Paris’ten Tiflis’e ve Paris’ten İsfahan’a başlıklı seyahatnamelerin yazarıdır. Burada canlı ve bize hakikaten çok şeyler öğreten seyahat tasvirleri yanında başka bir şey daha görüyoruz. Avrupalı artık Şark’a yani Akdeniz’in doğusuna; “atıl, değişmeyen, gelişmeyen ülkeler” diye bakmaya başlamıştır. Chardin bu görüşünü “Asya’da hiçbir şey değişmez. Bir atalet vardır. Avrupa’da ise devamlı değişme vardır” diye ifade etmektedir. Artık Avrupalının kendine tapınmasının doruğa ulaştığını, XVII. asırda yani Barok aydınlanma çağında Jean Chardin gibi fevkalade bir yazarın kaleminde görebiliyoruz. Aynı şeyleri Fransız aydınlanma çağının önemli seyyahlarından biri olan, bilhassa Doğu Akdeniz seyahatnamesini (Voyages au Levant) yazan ve “İran ve Türkiye’de Altı Seyahat” başlığıyla kitaplarını yayınlayan Jean Baptiste Tavernier’de de gözlemliyoruz. Bu iki gezginin notları, hakikaten sadece verilen bilgi bakımından değil; ayrıca artık Garplının Şark’a nasıl bakmaya başladığını, daha doğrusu Garplının Şark diye bir kavram ve medeniyet yarattığını göstermesi bakımından da önemlidir.” (İlber Ortaylı: Osmanlı’yı Yeniden Keşfetmek, Timaş Yayınları, İstanbul, 2006, s.86)

 

Elbette Avrupalıların yazdıkları bütün seyahatnamelerde Türkleri övdüklerini söyleyemeyiz. Hemen bir misal verelim:

 

1802 Versailles’de doğan, 1871 Paris’te ölen, Paris Güzel Sanatlar Yüksek Okulu mezunu, Fransız Bilimler Akademisi ve Paris Arkeoloji Enstitüsü üyelikleri yapan Fransız mimar, arkeolog ve gezgin Félix Marie Charles Texier, Bayındırlık İşleri Müfettişliği esnasında Fransız Hükümeti tarafından Anadolu’ya gönderiliyor. Anadolu’ya iki kez seyahat eden Fransız seyyah, bu coğrafyanın tamamını gezip kazılar yapıp araştırıyor ve neticesini kitaplar halinde yayımlıyor.

 

Aynı Texier eserlerinde detaycı bir araştırmacı olduğunu da gösteriyor. Türklerdeki mekân ve ev konusunda incelikli bir şekilde gözlem yapıp belli bölgelerin gravürlerini çiziyor.  Dr. Mustafa Kaya, bu seyyahın gezi kitaplarıyla ilgili şu görüşlere yer veriyor:

 

“Gündelik hayatın en önemli mekânlarından olan evlerin, yapısal olarak bölgelere göre çeşitlilik arz ettiğini belirten Texier, ağaçların bol olduğu, denize yakın yerlerdeki evlerin genellikle ahşap, iç bölgelerdeki evlerin ise kireç veya taştan yapılmış olup üstlerinin kiremitle örtülü olduğuna dikkat çekmektedir. (Cilt I, s. 359; Cilt II, s. 49, 385). Ayrıca evler hakkında daha da ayrıntıya inerek, hemen hemen tamamı iki katlı olan evlerin geniş bir bahçe içinde bulunduğunu; evlerin içlerindeki döşeme eşyasının, divanlarla yastıklardan oluştuğunu, odaların, “hayat” diye adlandırılan ve ailenin açık havalı günlerde zaman geçirmesine hizmet eden yaz sofası türünden üstü açık bir avluya baktığını ifade etmiştir” (Dr. Mustafa Kaya:Charles Texier’nin Seyahatnamesine Göre XIX. Yüzyılda Anadolu’nun Sosyal, Kültürel ve Ekonomik Durumu, Gazi Türkiyat, s 252-253).

 

Tekrar Prof. Dr. Nurettin Ceviz’e dönersek bu konuda araştırmacı, Texier ile ilgili dikkat çekmek ihtiyacını hissedip şu vurguyu yapıyor:

 

“Kısacası, ön sözde ifade edilen “Charles Texier’in Anadolu’nun coğrafyasına, tarihine ve arkeolojisine dair verdiği bilgilerin (ören yerleri adlarının tespiti, aralarındaki mesafeler, sınırların tayini, şehirlerin, binaların, abidelerin tavsifi, dağların, ovaların güzellikleri, kitâbelerin okunuş ve tercümeleri vb.) pek değerli olduğunu, ancak yazarın, Anadolu’yu gezip dolaştığı zaman dilimindeki kişisel gözlem ve tespitlerine dair verdiği bilgilerin ihtiyatla karşılanması ve diğer kaynaklardan sağlanacak bilgilerle karşılaştırılarak kullanılması gerektiği (s. XV)” görüşünün isabetliliğine katılmakla beraber belirtmek gerekir ki, eserin yayımlandığı yıllardan bu yana Küçük Asya’nın tarihi, kültürü, coğrafyası ve arkeolojisi ile ilgili bilhassa Cumhuriyet döneminde yapılan çok sayıdaki bilimsel çalışmanın toplumumuzun çeşitli seviyelerinde yayılma yolu bulduğunu göz ardı etmemek gerekir” (Nurettin Ceviz: a.g.e. s 261).

 

Verdiğimiz misallerde söz konusu gezginlerin Osmanlı hakkındaki izlenimleri ve yorumlarını dile getirmeye çalıştık. Seyahatnameler aynı zamanda birer vakayı-name olduğu da bilindiğine, bizzat seyyahın müşahedesine dayanması şart bulunduğuna göre tam da bu noktada aklımıza şu sorular geliyor:

 

Birincisi; seyyahların bütün tespitleri doğru mudur?

 

İkincisi; seyahatnamelerin bir kısmı veya tamamı gerçek midir, yani başka bir eserden kopya edilmemiş midir?

 

Birinci sorunun cevabı elbette seyyahların bazen objektif olamadıkları, kendi kültürlerine, sosyolojik ve psikolojik birikim ve görüşlerine göre değiştiği yolundadır. Bu konuyu yine Texier ile açıklamaya çalışalım. Texier’nin eserlerinin kimi yerlerinde siyasi görüşlerinde çok da objektif davranmadığını ifade eden Araştırmacı Prof. Dr. Nurettin Ceviz bu konuda şu tezi ileri sürmektedir:

 

Bu duruma, yine ön sözde temas edilen birkaç ifadeyi örnek olarak vermekle yetineceğiz: “… Yazarın bilinçaltında bir “Haçlılık” zihniyetinin yattığı, bazen gizlemeye gerek görülmeksizin ifade edilirken, bazen de Türklere ait hususların “küçük görme” şeklinde ortaya çıktığı görülmektedir. Buna bir örnek olarak o sıralarda Osmanlı Devleti’ne isyan eden Kavalalı Mehmet Ali Paşanın sık sık öne çıkarılmasını; Osmanlı Devleti’nin yıkılmasına ramak kalmışken, Avrupa Devletlerinin Osmanlı Devleti’ne yardım etmesinin tenkit edilmesini verebiliriz.” (Nurettin Ceviz: Charles Texier’in Küçük Asya Adlı Eseri, www.doguedebiyati.com/nusha/04/010CEVIZ.DOC).

 

İkinci soruya gelince: Bazı seyyahlar hiç bir gerekçe ve kaynak vermeden başka seyahatnameleri kopya etmekten çekinmemişlerdir. Mesela, “Uzun süre Osmanlı sarayı ve harem üzerinde en ayrıntılı bilgiyi veren İngiliz olarak bilinen Robert Withers’in eseridir, Adescription of the Grand Signor’s Seraglio. Eser Ottavia Bonn’dan alınmıştır.” (Tülay Reyhanlı: İngiliz Gezginlerine Göre XVI. Yüzyılda İstanbul’da Hayat, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, 1983, Ankara, Başbakanlık Basımevi, s.94)

 

Seyahatnamelerle ilgili olarak çok önemli bulduğumuz bir başka soru da şudur: Sadece yabancı seyyahlar mı eser yazmışlardır? Elbette hayır. Osmanlı döneminde yaşayan seyyahlar da hoş eserler yazmışlardır. Misaller verelim:

 

Aslında Türkistanlı olan, tahsil için İstanbul’a gelen, eğitiminden sonra memuriyet yapan Mehmet Emin Efendi, “İstanbul’dan Orta Asya’ya Seyahat”adlı eserinde Rusların Türklere yaptığı mezalimi anlatırken çok hüzünlü bir dil kullanır. Osmanlı’nın Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan muhteşem tarihinde çok hüzünlü sebepler dolayısıyla ata vatanı ile irtibatının kesildiğini, asıl köklerinden uzaklaştırıldığını, yalnız kalan bu ata yurdu insanının çok çile çektiğini anlatır bu eserinde. Eserin 32.- 34. sayfaları arasında gerçekten çok ibretlik bir hadiseyi okurken insanın yüreği burkuluyor:

 

Hadise Krasnovodsk’da geçer. Kasabada canı sıkılan Mehmet Emin Efendi kırlara açılır. Görür ki bir kaç semiz büyük baş hayvanı otlatan Rus askerleri zayıf bir ineği taşlarla kovalayarak otlaktan sümektedir. Hayvancık korku içindedir. Çılgın gibi kaçar ve sahibine sığınır. İhtiyar kadın hayvanını çocuk gibi sever. Üstü başı dökülmektedir.

 

Mehmet Emin Efendi merakla kadına yanaşır ve konuşmanın sonunda kocasının öldürüldüğünü anlatan yaşlı kadın der ki:

 

“- Beni koruyacak evladım dahi olmadığından işte Ruslar hem buralara sığırlarını götürüyorlar ve hem de bizi dövüyorlar.” (Mehmet Emin Efendi – Yayına hazırlayan: Rıza Akdemir-: İstanbul’dan Orta Asya’ya Seyahat, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Sevinç Matbaası, Ankara, 1986, s 32-34)

 

Cumhuriyet Döneminden de bir misal verelim: Kelimenin tam manası ile uluslararası bir seyyah olan, Türkiye’de köyleri dahi gezip kültürümüze ait ne varsa resim, minyatür, tezhip ve enfes yazılarla kaydeden Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver’in birer sanat hazinesi olan defterleri 3.000’e yaklaşmaktadır.

 

Ünver Hoca seyahatnamelerin sadece birer menzil tespiti olmadığını, sosyolojik, psikolojik ve kültürel verilerin de bu eserlere ibretlik birer ders olarak geçmesi gerekli bulunduğunu eserlerinde açık bir şekilde göstermiştir.

 

Bu konuyu daha iyi açıklayabilmek için Konya Defterlerine bakalım:

 

Milli resim sanatlarımızın yeniden doğuşunu gerçekleştiren Üstat, Konya Defterlerinde Konya’yı ve Mevlana’yı o nefis bir üslup ile anlattıktan sonra sözü Sadi’nin Gülistan’ına getirir. Bu hikmet dolu güzelliği nakil ile satırlarımıza nokta koyalım:

 

“Sadi hamama gitmiş. Vaktinde sabun yok, kil var. Vücuda sürüldü mü yağlarını ve kirlerini su ile birlik olarak alıp götürüyor. Lâkin Sadi’nin kili gül kokuyor. Bunu anlamak için aralarında şöyle bir konuşma geçiyor:

 

-Sende gül kokmak hassası yok iken nasıl oldu da böyle güzel kokuyorsun?

 

-Beni bir zaman gül ile birlikte oturttular. Gülün huyu bana geçti. Ben de onun gibi kokmaya başladım.

 

İşte gülümüz Mevlana ile hatta bu gün bile sözleri ve menakabeleri arasında hembezm-i sohbet olursak onun güllüğü bize de geçer. Onun tesiri ile hayatımızı bahtiyar ederiz.” (Süheyl Ünver’in Konya Defterleri, Yayına Hazırlayanlar: Gülbün Mesara-Mine Esiner Özen, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul, 2006, s 147-148).

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Leave a comment