# Etiket
#Öneriler

Şevket BEYSANOĞLU: Ölümünün 50. yılında Ziya Gökalp

Ölümünün 50. yılında Ziya Gökalp

Şevket BEYSANOĞLU

ZİYA GÖKALP DERNEĞİ BAŞKANI

Cumhuriyet Gazetesi Özel Eki, 1974.

SOYU VE AİLE ÇEVRESİ:

Ziya Gökalp’in büyük dedesi Hacı Ali Ağa, Diyarbakır’ın Çer­mik kasabasından gelmedir. Bu­nun oğlu Abdullah Efendi tüccardı. Orduya büyük yardımlarda bulunduğundan kendisine birkaç köyün tımarı verilmişti. Tımar usulünün kaldırılmasına değin bu köyler ailesinin elinde kalmış­tır. Bunun da oğlu Hacı Hüseyin Sâbir Efendi’dir. Sâbir Efendi, kuvvetli bir medrese öğrenimi görmüş, kadı ve müftülüklerde bulunmuş bilgin bir kişiydi. Vazife ve hak yolunda mücadele­den, fikirlerini açıkça söylemek­ten çekinmezdi. Oğlu Mustafa Sıtkı Efendi çevresinde ün yap­mış bir şairdi (1). Çeşitli memu­riyetlerde bulunmuş, Nusaybin kaymakamı iken 1878’de ölmüş­tür.

Mustafa Sıtkı’nın iki oğlu var­dı: Büyüğü Ceza Mahkemesi Baş­kanlığında bulunmuş Hacı Hasip Efendi (1845 – 1896), diğeri Ziya Gökalp’in babası Mehmet Tevfik Efendi (1851 – 1890)’dır (2).

Mehmet Tevfik Efendi, gayet namuslu, dürüst ve temiz bir insandı. Bu üstün vasıfları ve ge­niş bilgisiyle kendisini çok sev­dirmişti. Edebiyat ve okuma zevkini babasından almış, genç yaşında Arapça ve Farsçayı öğ­renmişti. Çeşitli memuriyetlerde bulundu. 1883 ve 1884 tarihli Diyarbekir Salnamelerini hazırladı. Vilâyet Evrak Müdürü iken Di- yarbekir Gazetesi’nin idaresini üzerine aldı, başyazarlığını yap­tı. Son görevi İl Nüfus Müdürlüğü idi. Öldüğü zaman, oğlu Zi­ya henüz 14 yaşına girmek üzere bulunuyordu. (3).

Ziya Gökalp’in annesi, Pirinçli- oğlu Hacı Salih Ağa’nın kızı Ze- liha Hanım’dır (1856-1923). Meh­met Tevfik Efendi’nin annesi ise Müftü Derviş Efendi’nin kızı Hatice Hanım’dır. Oğullarının iyi yetişmesinde, tahsil ve terbiyele­rinde bu hanımın büyük rolü olmuştur.

ÇOCUKLUĞU VE ÖĞRENCİLİK ÇAĞI:

Ziva Gökalp, 23 Mart 1876 Per­şembe günü bugün “Gökalp Müzesi” olan evde doğdu. Merci- mekörtmesi İlkokulunu, sonra Diyarbekir Askeri Rüştiyesini bi­tirdi (1886 – 1890). Okul Müdürü Kolağası İsmail Hakkı Bey (son­radan Amasya milletvekili olan İsmail Hakkı Paşa) uyanık ve değerli bir öğretmendi. Öğrenci­lerine, sürmekte olan idare tar­zının fenalıklarını anlatıyor, is­tibdadın kötülüklerini izahla on­lara hürriyet aşkını, meşruti bir idarenin fayda ve önemini aşıla­maya çalışıyordu. Bu dönem öğ­rencilerinden çoğu sonradan hür­riyet ve meşrutiyet için çalışmış, Abdülhamit istibdadına karşı koymuşlardır. Örneğin. Dr. İshak Sükuti, Dr. Osman Cevdet (Akkaynak), Dr. Ziya Edhem (Yeşil) gibi.

Askeri Rüştiye’yi 1890’da biti­ren Ziya, öğrenimine devam için başka okul bulunmadığından iki yıla yakın bir süre özel öğrenim görmek ve böylece kendini yetiş­tirmek zorunda kaldı. 1892’de Di­yarbekir İdâdi-i Mülkîsi açılınca, bunun ikinci sınıfına alındı. Okul Müdürü Halil Bey’in teşvikiyle Fransızcasını da kuvvetlendirmek için bütün gücüyle çalıştı. Arapça ve Farsçayı ise amcasın­dan öğrenmişti, öğretmenlerin­den Dr. Yorgi’nin. de yetişmesin­de büyük etkisi olmuştur. Son sınıfa geldiği zaman artık Ziya, Doğu ve Batının bütün klâsik eserlerini kendi kaynaklarından inceleme imkânlarını elde etmiş durumdaydı. Gençtürklerin Avrupa’da padişah ve istibdat aley­hinde yayınlamakta oldukları çe­şitli eserleri gizlice getirtip oku­yor, ülkü arkadaşlarına okutu­yordu.

1894’te verilen bir talimat üze­rine, öğrencileri her akşam üç defa “Padişahım çok yaşa!” ba­ğırtmak usulü konmuştu. Son sı­nıf öğrencilerin çoğu padişah aleyhtarı, hürriyet ve meşrutiyet yanlısı olduklarından, bu fikrin öncüsü bulunan Ziya’yı kendileri­ne reis seçmişlerdi. Ziya’nın tel­kiniyle bir akşam hep birden (Milletim çok yaşa!) diye bağırdılar. Durum hemen Mabeyne jurnal edildi. Vali Sırrı Paşa’nın onları koruması sonucu olay tekzip edilerek kapatıldı.(4)

Aynı yıl İdadiyi bitiren Ziya, felsefî düşüncelerinden, yüksek öğrenimine engel olunmak isten­mesinden, yapılan bazı baskılar­dan ötürü şiddetli bir bunalım geçirerek intihara teşebbüs etti.(5) Bu olaydan sonra öğrenimine bir süre ara verdi. 1895 yılı sonbaharında, kardeşi Nihat Gökalp’in yardımıyle İstanbul’a geldi ve Mülkiye Baytar Mekteb-i Âlisî’ne kaydını yaptırmak zorun­da kaldı. Çünkü, o tarihte yalnız bu okul parasız yatılı öğrenci alıyordu.

Ziya Gökalp, bir taraftan okula devam ederken diğer taraftan hürriyet ve meşrutiyet için çalı­şan gençlerle temas kurma yolla­rını aradı. Daha Diyarbakır’da iken Dr. Abdullah Cevdet’den, tıb­biyelilerin öncülüğünde hürriyet ve meşrutiyeti elde etmek için gizli bir cemiyet kurulmuş olduğunu ve bir ihtilâl hareketi hazırlanmakta bulunduğunu öğren­mişti. Dr. İbrahim Temo ve hem­şehrisi Dr. İshak Sükuti ile görüştü. Bunlar aracılığiyle İhtilâl Komitesi’ne girdi.(6)

Ziya, üç yıl İstanbul’da kaldı. Şüpheli faaliyetleri dikkati çek­mişti. Bir gece mütalea salonunda çalışırken, okul müdürü Meh­met Ali, O’nun kitap dolabını yoklamış, zararlı sayılan Fransız­ca birkaç kitap bulmuştu. Ziya’yı bu nedenle hapsediyor. Sonra, birkaç hocanın yardımlariyle o­kuldan atılması önleniyor.(7) Artık Ziya sıkı bir kontrol altın­dadır. Okul hayatı da Onun için çekilmez bir hal almıştır. 1898 yılı yazında sıla için Diyarba­kır’a gitti. Arkadaşlarını. keyfî ve haksız hareketleri, yolsuzluk­ları ile halkın nefretini kazanmış Vali Halid Bey’le mücadele halin­de buldu. O da bu mücadeleye katıldı. Vali hakkında çeşitli ma­kamlara birçok şikâyetler yapılmıştı.

Vali, Ziya ve arkadaşlarının gizli faaliyetlerinden kısmen haberdardı. Kalplerinin hürriyet ve meşrutiyet aşkiyle çarptığını, geceleri Ziya Bey’in evinde, gündüz­leri bazan Şeyhanlızâde Mehmet Mihri veya Attarzâde Hakkı Bey­lerin dükkânlarında toplandıkla­rını bazı yasaklanmış yayını ta­kip ettiklerini biliyordu. Kendi­sine yapılan isnatların bir tertip eseri olduğunu ispat ve onları ezmek için Mâbeyn’e jurnal etti. Haklarında soruşturma açtırdı. Bu gençlerin evleri, dükkânları arandı. Bazı belgeler de elde edildi. Ziya ve arkadaşları düzeni yıkıcı faaliyetlerde bulundukları ve yasaklanmış zararlı neşriyatı bulundurdukları gerekçesiyle 14 Temmuz 1898 tarihinde tutuklandılar. Yapılan ilk soruşturma so­nunda, bunların sadece, ellerinde bulunan zararlı evrakı hükümet-i seniyyeye teslim etmeyerek gizledikleri ve birbirlerine oku­mak için dağıttıkları sabit gö­rülerek Diyarbekir Bidayet Mahkemesi Ceza Dairesine sevk edil­dikleri 15 Eylül 1898 gün ve 159 sayılı kararnameden anlaşılmak­tadır.(8)

Ziya ve arkadaşlarının ne ka­dar tutuklu kaldıkları saptana­mamıştır. Yalnız, bir süre sonra mahkemece tahliye edildikleri bi­linmektedir.

Ziya, serbest bırakılınca tekrar İstanbul’da döndü. Okul idaresi hakkında soruşturma yapılıyor diye onu kabul etmedi.

Vali Halid Bey, ayrıca Ziya’yı Abdülhamid’e ihbar eylemiş ve arkadaşı Ahmet Cemil (Asena)’de bulunan Ziya’ya ait bir mek­tubu da yollamıştı. Ziya’nın İs­tanbul’dan gönderdiği bu mektup rejim ve padişah aleyhinde ya­zılarla doluydu. Sirkeci’deki bir otelde sonucu beklemekte olan Ziya tekrar yakalanarak Taşkışla’ya hapsedildi. Ve sonunda bir yıl hapse mahkum oldu. Ziya Bey, 1900 (1316) senesinde Taşkışlada geçirdiği hayatı “Küçük Mecmua”da yayınladığı “Pirimin Vasiyeti” (sayı: 19) başlıklı yazısında anlatmıştır.

DİYARBAKIR’A DÖNÜŞÜ

Ziya Gökalp, hükümlülük süre­si bitince “zaptiye nezareti altın­da bulundurulmak üzere” Diyar­bakır’a gönderildi. 29 Aralık 1900’da amcası kızı Vecihe Hanımla evlendi. Amcasından -biricik evlâdı olan- kızına oldukça önem­li bir servet kalmıştı. Ziya için geçim derdi yoktu. Bir müddet için kendisini tamamiyle okumaya verdi. Sonra tekrar siyasi faaliyetlere girişti. Bir taraftan Diyarbakır’da bulunan siyasi sür­günlerle sık sık teması sürdürü­yor, diğer taraftan İstanbul ve Avrupa’daki hürriyet ve meşrutiyetçi cemiyetlerle muhabere edi­yor, bu gizli cemiyetlerin istib­dat aleyhine çıkardıkları broşür­leri celbettirerek fikir arkadaş­larına dağıtıyordu. Sonradan ba­zı memuriyetlerde de bulundu.(9)

Berlin andlaşmasından sonra Ermeni komitacıları teşkil ettik­leri çeşitli çetelerle Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da soygun ve katliâm hareketlerine girişmiş­lerdi. Bazı aşiretler de asayişi bozucu davranışlarda bulunuyor­lardı. Sultan Abdülhamid, hem asayişi sağlamada ve hem de Er­meni çetelerinin soygun ve adam öldürme olaylarını önlemede yar dımcı olmaları ümidiyle aşiret­lerden “Hamidiye Alayları” kurdurmuştu. Diyarbakır bölgesi Hamidiye Alaylarının başında Millî aşireti reisi İbrahim bulu­nuyordu.

Kendisine bir de “Paşalık” payesi verilmişti. Hamidiye alayları başlangıçta bazı yarar­lı hizmetlerde bulundular. Fa­kat sonradan kendileri de soy­gun ve baskın olayları çıkarma­ya başladılar. Diyarbakır şehri­ne en yakın köylere bile saldırıp soygun yapmaktan çekinmiyor­lardı. Yapılan bütün şikâyetler sonuçsuz kalıyordu. Halk büyük bir ümitsizlik ve şaşkınlık için­de idi. Bunu gören Ziya Gök­alp, fikir arkadaşları ile birleşerek halkı direnmeye ve bir ey­leme geçmeye yöneltti. 13 Tem­muz 1905’te binlerce kişi Tel­grafhane’yi işgal ederek muha­berata el koydular. Mabeyne, bizzat Padişaha yüzlerce tel çe­kerek İbrahim Paşa ve adamla­rının yaptıkları zulüm ve soygunları anlatarak cezalandırılmalarını istediler. Tellerin çoğunu Ziya Bey yazıyor, yüzlerce kişi imzalıyordu. Telgrafhanenin iş­gali üç gün sürdü. O tarihte, Avrupa ülkeleri ile Asya ülke­leri arasındaki muhabere Diyarbakır telgrafhanesinden geçti­ğinden dış ülkelerde tepki başla­dı. Sonunda “Padişahın olayı tah­kik ve icabını yapmak üzere bir soruşturma kurulu gönderdiği” haberi üzerine halk dağıldı. Gönderilen soruşturma kurulu işe gerekli önemi vermedi ise de halk iki yıl rahata kavuştu. Çünkü Hamidiye Alayları -bir sü­re için de olsa- sinmiş du­rumda idiler.

1907 yılında bu alaylar tekrar işi azıttılar. Ziya Gökalp ve arkadaşları yeniden işi ele alarak 14 Ekim 1907’de telgrafhaneyi yeniden işgal ettirdiler. “İbra­him Paşa ve alaylarının askerlikten atılarak sürülmelerini ve Mâbeyndeki Başkâtip Tahsin ile Erzincan’daki 4. Ordu Komu­tanı Zeki Paşa’dan, İbrahim Paşa’yı korudukları için, şikâyet­çi olduklarını” bildirdiler. Bu defaki işgal 11 gün sürdü. Halk, İbrahim Paşanın alaylarıyle birlikte -Hicaz demiryolunu koru­ma görevi ile- bölgeden uzak­laştırması emri gelinceye kadar işgalden vazgeçmedi.

Ziya Gökalp’in ilk eseri olan “Şaki İbrahim Destanı” bu olayları anlatır. 1908 de Diyarbakır’­da basılmıştır.

23 Temmuz 1908’de meşrutiyetin ilânı Diyarbakır’da büyük bir heyecanla kutlandı. Hürriyet adına gösteriler yapılıyordu. Bunların başında yine Ziya Gök­alp vardı. Vaktiyle gizli olarak kurduğu cemiyet bir iki gün sonra “Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti Diyarbekir Şubesi” olarak meydana çıktı. Ziya Bey, gençleri, yeni açılan “İttihad ve Terakki Kulübü” salonunda toplar, yaptığı konuşmalarda onla­ra, hürriyet, adalet, uhuvvet mefhumlarını açıklar, istibdadın fenalıklarını, yeni rejimin yararlarını anlatırdı. Bir yandan “Diyarbakır Gazetesi”nde, bir yandan da bizzat kurdurduğu “Peymân” gazetesinde çeşitli konularda, değişik takma adlarla yazmaya koyuldu.(10) 14 Aralık 1908’de İttihat ve Terakki Mer­kezi Umumisi tarafından Diyarbakır, Van, Bitlis teşkilâtını teftişe memur edildiğini görüyo­ruz.

“31 Mart Vak’ası” sırasında Diyarbakır’da da bir gericilik olayı baş göstermiş, Ziya Gökalp ve arkadaşlarının işe cesaretle el koymaları olayın büyümeden önlenmesini sağlamıştır (11).

ZİYA GÖKALP SELANİK’TE

Ziya Gökalp, 18 Eylül 1909’da Selânik’te toplanacak olan Os­manlı İttihat ve Terakki Fırkası’nın kongresinde il temsilcisi o­larak bulunmak üzere 6 Eylül günü Diyarbakır’dan ayrıldı. Kongreden sonra İstanbul’a döndü. Darülfünun (üniversite) felsefe kürsüsünde bir süre îlm-i ruh okuttu ise de eline geçen para ile ailesini geçindiremiyeceğini ileri sürerek ayrıldı. 18 Temmuz 1910’da Diyarbekir Vi­layeti Maarif Müfettişliğine a­tandığından memleketine dön­dü. Bu görevde iken yine fırka­nın kongresine katılmak üzere istifa edip Selânik’e gitti. Bu kongrede yaptığı konuşmalarla delegelerin saygısını kazanan, dikkatini çeken Ziya Gökalp par­tinin “Merkez-i Umumi” üyeli­ğine seçildi (12).

Ziya Gökalp Selanik’te bir taraftan siyasi sahada çalışırken, bir yandan da “Genç Kalemler”, “Yeni Felsefe” dergilerinde “Rumeli” ve diğer gazetelerde çeşitli imzalarla yazdığı şiir ve yazılarında Türkçülük ve dilde özleşme akımlarını yönetiyor, gençlere verdiği konferanslarda bu akımların önem ve gereğini anlatıyordu. Selânik’te açılan İttihat ve Terakki İdadisi prog­ramına ilk defa olarak içtimai­yat (sosyoloji) dersini koydur­du ve bu dersi okutmayı da ü­zerine aldı.

ZİYA GÖKALP İSTANBUL’DA

1912 yılında İttihat ve Terakki genel merkezi İstanbul’a taşının­ca Ziya Gökalp de birlikte İs­tanbul’a geldi. Burada Gökalp’ı daha faal, daha verimli çalışma­lar içinde görmekteyiz. Bu yıl içinde yapılan seçimlerde Ergani madeninden milletvekili se­çildi. Meclisin 18 Ağustos 1912’de feshi nedeniyle bu görevi ancak dört ay sürdü.

Ziya Gökalp’in İstanbul’da en büyük bilimsel çalışmaları 1913­1918 yıllarına rastlar. Onun bu dönemde başardığı büyük işleri etraflıca belirtmeye bu sütunla­rın hacmi müsait değildir. Bu çalışmalara kısaca değinmekle yetineceğiz.

O tarihlerde İstanbul’da dernekler, ocaklar kuruluyor, dergiler çıkarılıyor, Türkçülüğe doğru adımlar atılmaya çalışılıyordu. Gökalp, bütün bu çalış­maların içinde ve yönetiminde bulunuyordu. İlk işi Türk Ocağı’na girmek, “Türk Yurdu” der­gisini yazılarıyle kuvvetlendir­mek oldu. “Türkleşmek, İslâm­laşmak, Muassırlaşmak” eserini bu dergide yayımlandı. “İslâm Mecmuası”, “İçtimaiyat Mecmu­ası”, “Halka Doğru”, “Muallim”, “Millî Tetebbüler Mecmuası”, “Yeni Mecmua” v.b. dergilerinde Türkçülüğe, Türk tarihine, Türk milli ve aile hayatına dair yazılarını yayıma başladı. Parti için­deki nüfuzundan faydalanarak üniversiteyi ihtisas kollarına gö­re yeniden düzenlendi ve ona özerklik verdirdi. Kendisi de bu bilim yuvasında, yeni koydurdu­ğu İçtimaiyat (Sosyoloji) dersi­nin okutulmasını üzerine aldı. Bilimsel çalışmalarıyle memleket kültürünü çeşitli kollardan milli­leştirirken, İttihat ve Terakki Hükümetini de bu millî çalış­maları desteklemeye yöneltti.

MALTA’YA SÜRÜLMESİ

İstanbul’un îngilizler tarafın­dan işgalinden sonra Ziya Gö­kalp de tutuklandı (28 Ocak 1919). Bir süre Bekirağa bölüğü’nde kaldı. 26 Mayıs 1919’da bazı arkadaşlaryle birlikte İstanbul’­dan uzaklaştırıldı.

Hayatında daima nikbin ve umutlu olan Gökalp, Malta’da da bir taraftan durmadan okuyor, öte yandan etrafına topladığı sürgün arkadaşlarına çeşitli ko­nularda konferanslar ve dersler veriyordu (13).

Ziya Gökalp’in bu sürgün ha­yatı 19 Mayıs 1921’de İstanbul’a dönmesiyle sona erdi.

DİYARBAKIR’DAKİ ÇALIŞMALARI

İstanbul’da bir gece kalan Gökalp, Samsun yoluyla Ankara’ya gitti. Burada kısa bir süre kal­dı. Yunus Nadi’nin Kayseri’de basılan “Yeni Gün” gazetesine birkaç makale yazdı. 1921 yılı sonbaharında Diyarbakır’a var­dı.

O sırada Diyarbakır halkı bü­yük bir yokluk, bunalım ve ümitsizlik içinde bulunuyordu. Gö­kalp bu havayı dağıtmak için haftada iki gün, sonradan Gazi İlkokulu adını alan Nümune Mektebi’nde felsefe ve içtimaiyat dersleri vermeye başladı. Bu derslerinde genellikle eski Türk tarih ve medeniyeti, Türk kah­ramanlığı, Türk aile hayatı, Türk esatiri üzerinde duruyor; gerek bu derslerinde ve gerekse çeşitli yerlerde yaptığı konuşmalarında “yaşanmakta olan içtimai ve si­yasi buhranın geçeceğini, Türk­lerin her felâket zamanlarında tarihin gösterdiği gibi, milli seci­yenin büyük bir adam tarafın­dan temsil edildiğini ve Türk milleti o rehberin arkasında yü­rüyerek selâmete çıktığını, şim­di içinde bulunulan buhranın da, bir bozkurt gibi Türk milletinin şahlanan iradesini nefsinde tecessüm ettiren Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa’nın vatanı kurtararak milleti mesut günlere kavuşturacağını” söylerdi.

Diyarbakır Sultanisi (Lisesi) ikinci devre kısmı hocasızlık yüzünden kapanmış gençler başı­boş kalmışlardı. Ziya Gökalp bunları, kurdurduğu “Gençlik Der­neği”nde topladı. Bir kısmını folklor derlemelerine, bir kısmı­nı etnografik ve arkeolojik mal­zeme toplamaya yöneltti. Kısa bir süre içinde bir hayli malze­me toplandı. Bu çalışmalar hususunda Köprülü Fuat beye yaz­dığı 8 Ağustos 1922 günlü mek­tubunda diyor ki:

“Burada halk masallarını topluyorum; bazılarını Küçük Mecmua’da göreceksiniz. Lisan hususunda ilmi usu­le tamamiyle riayet müm­kün olamıyor; çünkü, iyi bir masalcı bulamadım. Folklor’un halk itikatlarına ait kısmını da toplayacağım. Diyarbakır’ın eski şar­kılarını terennüm edebilen yaşlı hanendelerinden eski besteleri no­ta ettiriyoruz. İstanbul’da tab’ı kolay olursa, millî musikimize esas olacak olan bu nağmelerin notalarını göndereyim. Bundan başka, buradaki Türk, Kürt ve Arap aşiretlerine dair etnograflk tetkikat da yapıyorum; bu çalışmalardan Diyarbakır’a mahsus, küçük bir etnografi enstitüsü meydana gelecek. Bazı arkadaşlar da, Diyarbakır’ın arkeolo­jisi ile meşgul. Bir taraftan da bir arkeoloji müzesi tesis etmek üzereyiz.(…)”(14).

1934’te resmen hizmete açılan “Diyarbakır Arkeoloji Müzesi”nin ilk çekirdeğini Gökalp’in yaptırdığı çalışmalarla elde edilen buluntular teşkil et­miştir.

Bütün bu çalışmalarla yetin­meyen Gökalp, fikirlerini yaymak, Mustafa Kemal Paşa’nın yönetti­ği Milli Kurtuluş hareketini des­teklemek için “Küçük Mecmua”yı çıkardı. İlk sayısı 5 Haziran 1922’de yayımlanan bu dergide Gökalp’in çeşitli konularda bir hayli ya­zısı çıkmıştır. Falih Rıfkı (Atay) bu dergi için 19 Ağustos 1922 gün­lü Akşam gazetesinde der ki:

“Ziya Gökalp’in Diyarbakır’da çıkardığı Küçük Mecmua, matbaacılığın en zor şartları içinde çı­kıyor. Hurufatı bozuk, baskısı fena, kâğıdı adidir. Fakat Ziya Gökalp’in ruhundaki mukaddes ateş bu mecmua yoluyla bize kadar geliyor, ruhlarımızı heyecanlandırıyor. Diyebiliriz ki, Ziya Gökalp bizi, bu mecmuasıyla Diyarbakır’­dan idare ediyor…”

1923 martında Ziya Gökalp “Te­lif ve Tercüme Heyeti” reisliğine getirilince Ankara’ya gitti. 33 sayı çıkan dergi de kapandı.

ZİYA GÖKALP ANKARA’DA

Ankara’da yerleşen Ziya Gök­alp, bir yandan görevini yürütür­ken bir yandan da “Hâkimiyeti Milliye”, “Yeni Türkiye”, “Yeni Gün” ve “Cumhuriyet” gazetele­rinde yazıyordu.

“Türk Töresi”, “Türkçülüğün Esasları”, “Altın Işık” isimli eserleri bu dönemde basıldı. “Rusya’daki Türkler Ne Yapmalı?” (1913), “Kızıl Elma” (1915), “Türkleş­mek, İslâmlaşmak, Muassırlaşmak” (1918) “Yeni Hayat” (1918) isimli kitapları ise daha önce basılmıştı.

11 Ağustos 1923’te, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 2. Dönemi­ne Diyarbakır’dan milletvekili se­çilince bu görevi bıraktı. Bu sı­ralarda, Müdafaa-i Hukuk Cemi­yeti “Halk Fırkası” adını alarak yeni programını açıklayınca Gökalp de bu fırkanın program ve umdelerinin tahlil, tasnif ve yorumunu yapan “Doğru Yol”, “Hâki­miyeti Milliye” ve “Umdelerin Tas­nif, Tahlil ve Tefsiri” adlı eserini yazdı.

ZİYA GÖKALP’İN ÖLÜMÜ

Bu uzun çalışmalar kendisini yordu. Doktorlar kendisine istirahat tavsiye ettiler, İstanbul’a git­mesini önerdiler. O da ailesiyle birlikte İstanbul’a geldi. İlkin Nişantaşı’nda bir eve yerleştiler. Burada 8 ay kadar tedavi gördü. Bir yandan da “Türk Medeniyeti Tarihi”ni hazırlamaya çalışıyor­du. Hastalığı büsbütün ağırlaştı. Doktorların önerisiyle Büyükada’ya taşındılar. Bütün tedavilere rağmen hastalık seyrini takip ediyordu. Bunu sezen Ziya Gökalp, eserini tamamlamak için kendisi­ni daha çok çalışmaya verdi. Dostlarının, “Çok çalışıyorsun, biraz dinleniniz!” tarzındaki sitemleri­ne, “Vakit dar, o kadar ki korkarım işlerimi ikmal etmeden ayrılacağım!” cevabını veriyordu. Has­talık gittikçe ağırlaşınca O’nu bu defa Beyoğlu’ndaki Fransız Has­tanesi’ne kaldırdılar. Hiç bir teda­vi fayda vermiyordu. Ölümünden dört gün önce Atatürk’ten bir telgraf almış, çok sevinmişti.

Büyük Ata, bu telgrafında ay­nen şöyle diyordu:

«Rahatsızlığınızdan çok teessür­le haberdar oldum. Sıhhat ve âfiyetiniz haberine memleketçe inti­zar olunmaktadır. Süratle iade-yi afiyetiniz için Avrupa’da tedavinize ihtiyaç varsa icap eden her şeyin tahsisini tekeffül ediyorum. Sıhhatiniz ve mahalli tedaviniz hakkında iş’arınızı bekler, muhabbetkâr selâmlarımı beyan ederim efendim.”

Bu telgraf kendisini çok sevindirmişti. O, ölümünden ziyade ka­fasındaki fikirlerini verememe­nin, eserlerini tamamlayamamanın üzüntüsünden yakınıyordu. Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Ke­mal Paşa’ya yazdırdığı cevapta, son dakikalarını geçirdiğini hissettiğini, eserinin basılmasını ve çocuklarına bakılmasını diliyordu.

Nihayet, 25 Ekim 1924 Cumartesi sabahı saat 5’te hayata gözlerini yumdu. Cenazesi, pazar günü Fransız Hastanesinden kaldırılarak yapılan büyük bir törenle Sultan Mahmut Türbesi’nde hazırlanan mezarına kondu. Tabutu, Millet Meclisi ve hükümet temsilcileri, resmi ve özel kuruluşlar mensup­ları, üniversite profesör ve öğrencileri, öğretmenler ve elli bini aş­kın bir halk topluluğu tarafından takip edildi.

O’nun bu beklenmedik bir zamanda ölümü, başta devlet büyükleri olmak üzere bütün memleketi derin bir teessüre düşürmüştü. Günler, haftalar bu büyük üzün­tünün gazete ve dergilerdeki yankılarıyle çalkandı. Yurdun her tarafında O’nu anma törenleri yapılıyor, ailesine çekilmiş bulunan resmî ve özel telgraflar, yayımla­nan başyazılar, dergiler, broşürler bu matemin millî mahiyet ve an­lamına tercüman oluyorlardı. Ya­bancı devlet temsilcileri de bu millî yasımıza telgrafları, mektupları, resmî taziye ziyaretleriyle katılıyorlardı (15).

ZİYA GÖKALP İN ESERLERİ

Büyük düşünürümüzün sağlı­ğında basılan eserlerinden yuka­rıda bahsetmiştik. “Rusya’daki Türkler Ne Yapmalı?” hariç, diğerlerinin yeni harflerle de birkaç baskısı yapılmıştır. En büyük eseri olan ve hastalığında ancak 1. cildi hazırlanabilen “Türk Mede­niyeti Tarihi” 1926 senesinde ba­sılmıştır. Yeni harflerle baskısı hazırlanmaktadır. Çeşitli dergi ve gazetelerde yayımlanan yazıların­dan oluşmuş eserleri şunlardır:

Fırka Nedir? (Haz. E. Behnan Şapolyo, 1947): Ziya Gökalp Diyor ki (Haz. A. Nüzhet Göksel, 1950), Kolsuz Hanım (1950); Ziya Gökalp’in Neşredilmemiş Yedi Eseri ve Aile Mektupları (Haz. A. N. Göksel, 1956); Ziya Gökalp’in İlk Yazı Hayatı (Diyarbakır ve Peyman gazetelerindekl yazıları, Haz. Şevket Beysanoğlu, 1956); Ziya Gökalp Külliyatı-I: Şiir­ler ve Halk Masalları; II: Limni ve Malta Mektupları (Haz. Fevziye Aptullah Tansel. Tarih Ku­rumu yayını, 1952 – 1965); Çınaraltı Konuşmaları, Hars ve Mede­niyet, Millî Terbiye ve Maarif Meselesi (Diyarbakırı Tanıtma ve Turizm Derneği yayını 1964); Terbi­yenin Sosyal ve Kültürel Temelleri (Hazırlayan: Rıza Kardaş, 1. cilt, 1973). Yeni Türkiye’nin He­defleri (Haz. Hikmet Tanyu, 1956­-1973).

___________________________________

(1) Hayat ve eserleri için bakı­nız, Şevket Beysanoğlu, “Di­yarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları”, c. 2, s. 36.

(2) Hacı Hasip ve Mehmet Tev­fik için bakınız, aynı eser, s. 39, 51 v.d.

(3) Daha geniş bilgi edinmek için bakınız, Şevket Beysan- oğlu, «Ziya Gökalp’in İlk Ya­zı Hayatı», s. 2 v.d

(4) Nihat Gökalp, «Ağabeyim Zi­ya Gökalp’in Hayatı» notları (basılmamış); Cavit Orhan Tütengil, «Ziya Gökalp Üstü­ne Notlar», Varlık yayını, s. 5. Ziya Gökalp, Cumhuriyet gazetesinin 18 ekim 1924 günlü sayısında yayımlanan «Mektepte Cumhuriyet İlânı» başlıklı yazısında bu olayı geniş bir şekilde ve daha de­ğişik bir biçimde anlatmak­tadır.

(5) Gökalp, «Küçük Mecmua» da, (sayı: 18) yayımladığı «Ho­camın Vasiyeti» yazısında ge­çirdiği bunalımı anlatır.

(6) M. Emin Erişirgil, «Bir Fikir Adamının Romanı», s. 45.

(7) Ali Nüzhet Göksel, «Ziya Gökalp, Hayatı – Eserleri» s. 16.

(8) Bu belgenin tam metni için bakınız, «Ziya Gökalp’in İlk Yazı Hayatı», s. 154.

(9) Bakınız: Şevket Beysanoğlu, «Diyarbakırlı Fikir ve Sanat Adamları» c. 2, s. 192.

(10) Bu yazılar için bakınız: Şevket Beysanoğlu, «Ziya Gökalp’in İlk Yazı Hayatı», Istanhul 1956.

(11) Bu olay hakkında geniş bilgi edinmek için bakınız: Şevket Beysanoğlu, yukarı­da adı geçen iki eser; «Kı­saltılmış Diyarbakır Tarihi ve Abideleri», s. 96 v.d.

(12) Bakınız: Kâzım Nami Du­ru, «Ziva Gökalp» isimli e­serinin «Önsöz» bölümü; Ali Canip Yöntem, «Ziya Gökalp’in Matbuat Âleminde İlk Görünüşü’, Genç Ka­lemler ve «O», «Çınaraltı» dergisi, sayı: 12.

(13) Bakınız: Ahmet Ağaoğlu, «Ziya Gökalp Bey», «Türk Yurdu», c.l sayı: 3; Ali Nüzhet Göksel, «Ziya Gökalp, Hayatı ve Eserleri», o. 31 v.d.

(14) Mektubun tam metni İçin bakınız: Fevziye Abdullah Tansel, «Ziya Gökalp Külli­yatı-II, Limni ve Malta Mektupları», «. 20-28.

(15) Şevket Beysanoğlu, «Ziya Gökalp İçin Yazılanlar, Söy­lenenler», Ankara

 

Leave a comment