# Etiket
#MİLLİYETÇİLİK #ZİYA GÖKALP

Prof. Dr. Hilmi Ziya ÜLKEN: Hayalî, Siyasî ve Hakikî Türkçülük

Hayalî, Siyasî ve Hakikî Türkçülük
Prof. Dr. Hilmi Ziya ÜLKEN

15 Mart 1946

Turancılık: Hüseyin zade Ali tarafından ilk defa ifade edildi. Eski mahlası A. Turanî idi. Tifliste, daha sonra Moskova Fen Fakültesinde, nihayet İstanbul Tıp Fakültesinde okudu. Siyasette Osmanlıcı idi. Osmanlı Türkçesine ve edebiyatına bağlı kaldı. Hayatınca İttihat ve Terakki Merkezi umumî âzâsı, Osmanlı siyasetinin sadık taraftarı olmuştur. «Hayat» ve «Füyuzat» adiyle neşrettiği mecmualarda ilk defa Türkleşmek, İslâmlaşmak, Avrupalılaşmak fikrini müdafaa etti. Görünüşte zıt gibi görünen bu üç fikrin ne suretle uzlaştırılabileceğini anlatmaya çalıştı. Çünkü sakin, barışçı ve telifçi zekâsı bütün yazılarında bu işi muvaffakiyetle başarıyordu. Fransızca; Rusca, Farisî ve İngilizce bilmesi ona Şark ve Garp hümanizmaları arasında mukayese yapmak ve milletimizin Garp milletlerinden farklı olarak çift medeniyete dayanması lâzım geldiği fikrini ilham ediyordu. Şark ile Garp arasında köprü vaziyetinde bulunduğumuz için bunu zarurî görüyordu.

Ancak Türkçülüğü en geniş ve hayalî şekliyle “Turan” ideali olarak anlıyordu. Böylece Turan onda bir realite değil, fakat sırf entellektüel bir ideal olarak kalıyor ve asıl realite olan Osmanlı Devleti ile tezat teşkil etmiyordu.

Hüseyinzade’den biraz sonra İttihat ve Terakkiye karışan ve merkezi umumî âzâsı olan Ziya Gökalp, Hüseyinzadenin delâletiyle .Türkçülük cereyanına girdi. “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” fikriyle “Turancılık mefkuresi,, ni benimsedi. Bunları Selânikte Genç Kalemler, İstanbul’da Yeni Mecmua da hararetle müdafaa etti. Hüseyin zadenin sakin ve edebî Turancılığı Ziyada aktif ve mücâdil Turancılık şeklini almıştı.

Osmanlı İmparatorluğu 1918 de parçalanarak İstiklâl Savaşı sonunda Anadolu’da Türk devleti ve Cumhuriyeti kurulduğu zaman, yıkılmak üzere olan İmparatorluğun kendi kudretine inanmak ve devam etmek ihtiyaciyle icat ettiği ”İttihadı İslâm”, “Turan”, “Milliyeti Osmaniye” gibi mevhum ideallerin hakikatten ne kadar uzak, vakalara ne derecede yabancı şeyler olduğu kendiliğinden anlaşıldı. Ve Türkçülük nazarını asıl realite olan öz vatana çevirerek, orada tetkik edilecek, başarılacak nihayetsiz iş, sevilecek sonsuz bir kaynak olduğunu gördü.

Türkçülük cereyanı ilk defa 1908 de (Meşrutiyet başında) Ahmet Mithat, Şair Mehmet Emin, Ahmet Hikmet, Akçora, Akil Muhtar ve diğer bazı zevatlardan mürekkep bir heyetle “Türk Derneği”ni kurdu. Aynı adda 1911 de neşredilen mecmua ancak yedi sayı çıkabildi ve biraz sonra “Türk Yurdu” mecmuası şeklini aldı. 1914 de daha geniş bir teşebbüs zümresiyle “Türk Ocağı” Kuruldu. Bu sene sonunda Selânikten gelen «Genç Kalemler»dekiler, Gökalp ve arkadaşları Ocağa katıldılar.

Bu suretle Türk Ocaklarının faaliyetinde İttihat ve Terakki rol oynamağa başladı. Türkçülüğün gittikçe büyüyen bir kuvvet olması onların gözünden kaçmadı ve Ocağın fikrî havası sayesinde gençlik üzerine müessir oldular. İttihat ve Terakkinin Türkçülüğe ve Türk Ocağı’na nüfuzu Hüseyinzade ve Gökalp vasıtasiyle olmuştur. Gökalp’ın “Üçlü Nazariye”si o zamanki Osmanlı Devleti idaresinde birbiriyle çatışan üç cereyanı, yani Osmanlıcılık, İslâmcılık ve Türkçülüğü uzlaştırıyor; bu sayede temeli Türkçülük ve Turancılık olan bir terkip ile zamanın istediği birliği temin ediyordu.

O zamanki Türkçülük de Osmanlıcılık veya İslâmcılık gibi Vatan fikrini vüzuhsuz bırakıyordu. Namık Kemal:

Git vatan Kâbede siyaha bürün

Bir elin ravzai-nebiye uzat

Yerini Kerbelâda meşhede at

Kâinata o hey’etinle görün!

derken; nasıl hudutsuz (veya hudutları taşkın) bir İslâm vatanı fikrine bağlanmışsa, Gökalp da:

Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan

Vatan’ büyük ve müebbed bir ülkedir: Turan!

derken de başka bir hudutsuzluğa ve müphemliğe giriyordu. Bu sınırsız, gayri muayyen ve gerçekle alâkasız Vatan fikri, ideali realiteden tamamiyle ayırıyordu. Halbuki vatan kadar sınırlandırılmış, gerçek, tarihî ve coğrafî realiteye dayanan bir mefhumun olması lâzımdı. Hakikî, Türkçülük ancak kendini böyle bir Vatan fikrine bağladığı zamandan itibaren meydana çıkmıştır.

Osmanlı Siyasetinde Türkçülük

Osmanlı Devleti her şeyden önce siyasî bütünlüğünü devam ettirmeği düşüneceği için, her fikre bu gözle bakmaya mecburdu. “Türkçülük” bu gayeye hizmet ettiği nisbette makbul görülebilirdi:

A— İlk zamanda kültürde Türkçülük eski, cereyanların kuvveti yanında pek sönük kaldı: Osmanlı şiiri, nesri, tarihi, tasavvufu ve kelâmı yanında Türkçülüğün ilmi ve edebiyatı çok zayıf göründü. Vakıada Türkçüler ya âlim idiler – ki o zaman ilimleri bir ihtisas dalı halinde kalıyordu-yahut ideolog idiler, fakat o zaman sanatkârları henüz taze olduğu için eski Osmanlı veya Garb sanatının yanında zayıftı; mevzuları realiteden uzak ve mücerret bir ilimden alındığı için bulutlar içinde kayboluyordu.

B— Fakat Türkçülük siyasî bir şekil aldığı zaman, vakit vakit vakaların akışına göre ya taraftarlar kazandı, yahut şiddetli aleyhtarlarla karşılaştı. Türkçülüğün iyi tarif edilmiş olmaması, Türkiyecilik, bütün Türkçülük, Turancılık gibi muhtelif şekillerinin uzun müddet birbirine karıştırılması yüzünden uyandırdığı muhalefet de bazan haksız, bazan haklı hücumlara sebep oluyordu.

İslâmcılar ve Osmanlıcılar siyasî Türkçülüğü esaslı bir ayrılık sebebi, parçalayıcı bir âmil gibi görüyorlardı. Türkçüler İslamcılığı geçmiş bir ideal, Osmanlıcılığı mevhum bir fikir, bir nevi “idarei maslahatçılık” sayıyorlardı. Yusuf Akçora “Üç Tarz-ı Siyaset”te bu üç fikri uzlaştırmadan yalnızca karşılaştırıyor ve her halde Türkçülüğü (kendi anlayışiyle büyük Türkçülüğü) hâkim kılmak istiyordu. Gökalp onları telif ediyordu :

a) İlim ve teknik medeniyetten gelir: Garbcıyız

b) Müslümanız, ve o dinden terimlerimizi alırız: İslamcıyız

c) Turan idealimizdir: Türkçüyüz

Bu fikirler, temsil ettiği siyasî şekli (İmparatorluk) ve içinde bulunduğu siyasî partiyi (İttihat ve Terakki) muvaffakiyete götürdüğü nisbette doğru idi. İmparatorluk parçalanarak hakikî millî devlet meydana çıkınca bu fikrin pek de doğru olmadığı görüldü.

a) Garbdan yalnız ilim ve teknik değil, sanat, felsefe ve hayat anlayışını alıyorduk.

b) Müslüman milletlerinin parçalanmaya doğru gidişi, birliğin maddî-mânevî imkânsızlığını gösterdi. Arapça ve Farsçadan gelen bütün terimleri atmaya başladık. Çift medeniyete değil, fakat tek medeniyete girmek zorunda olduğumuz görüldü.

c) Milletin, hayalde sınırsız bir vatanda değil; kökleri tarihte olan ve İçtimaî bir tip yaratan hakikî vatanda olduğu vakalarla anlaşıldı.

Türkçülüğün Hakikî Şekli

Ülküler hedeflerini bazan doğrudan doğruya bulurlar. Bazan de büyük kavisler ve zikzaklar çizerek sonunda hakikî yola girerler. Türkçülük, bir kültür anarşisi içinde bulunan “Tanzimat” devrinde asıl hedefi olan ana metni görecek, bütün kuvvetini oraya alacak yerde, kendine mücerret ve hayalî mevzular aramıştı. Bu arayışlar faydasız olmadı:

a) Önce, mensup olduğumuz tarihten gelen temelleri meydana çıkardı.

b) Sonra, bizim kozmopolit fikirlerden kurtularak bir öze dönmemiz lâzım geldiğini gösterdi.

c)   Nihayet, milliyetin ısmarlama ve yamanma bir şey olmayıp, ancak yaşanılan aslî bir hayatın; dilde, fikirde, işde bir olan bir cemiyet tipinin şuurundan ibaret olduğu hakikatini -fakat bir hakikatten oldukça uzak, hayalî seyahatların menfi neticesinde- elde etti. Çünkü Türkçülük için yapılan; birçok samimî savaşlar -içinde doğduğu- Tanzimat havasının tesirinden kurtulamamıştı. Onlar gibi hayalî (utopique) ve mücerret mefhumlara dayanıyordu. Ülküyü gerçekleştirmek, ideali realiteye indirmek lâzımdı: Gözleri bütün kuvvetiyle içinde yaşadığımız ana vatanın müşahhas ve canlı gerçeğine çevirmek lâzımdı. Fransız inkılâbının fikirlerinden kendisini kurtaramıyan Tanzimatçılar gibi Türkçülük de, bulutlarda gezen bir «aydın» zümresinin çok samimî fakat mücerret fikri olarak doğduğu için bu yaşanan ve bizzat bizden başka bir şey olmayan gerçeği göremedi.

Bu devrin Türk tarihi araştırmalarını iki zümreye ayırmalıdır :

a) Hayalî araştırmalar: Millî gurur hissi ve taşkın bir romantizmle, beslenen bu hareket, tarihî mutaları’ incelemek, objektif olmak esaslarını unutacak kadar ileri gitmiştir: Mustafa Celâlettin Paşa, Enver Paşa gibi.

b) İlmî araştırmalar : Turcologue’ların tetkiklerini kendilerine örnek edinen bu ikinci devre âlimleri müsbet ve katî tetkiklerin neticelerine dayanmışlar ve Türk tarihinin umumî kadrosunu çizmeye çalışmışlardır. Bununla beraber onlar da henüz, çalışmalarının başlangıcında oldukları için Türk tarihine dair eski kaynaklara bağlı kalmışlar; Türklerle Mogolları birbirine karıştırmışlar; ve İlk Çağdaki Turanî kavimlere ait yeni tarih tetkiklerine nüfuz edememişlerdir.

Çok defa Türk tarihine ve dillerine dair araştırmaları takip edenler bu iki yolu birbirine karıştırdıkları için eski Türkçüler hakkında tam ve müsbet bir fikir edinememekte idiler. Yine bu yüzden ilmî araştırma yolunu tutanların bazan hayalî Türkçülük yoluna saptıkları da görülmüştür.

Turancılığın inkişaf zamanında edebiyat da ona kısmen yardım etmekte idi: Gökalp’ın “Kızıl Elma”sı zamanının genç şairlerine ilham mevzuu teşkil ediyordu. Kendi şiirlerinden büyük bir kısmında da bazan memleketin mevzuunu bilmediği ve memleketle alâkası olmıyan destanlara doğru gidiliyor; bazan da “mefkûre”nin aktif tezahürleri görülüyordu.

Yusuf Akçura’nın “Bütün Türkçülük”ünde Alman etnolojik – lisanî ırk nazariyesi hâkimdi. Milliyet fikri, ve Millet muharebeleri adlı makalelerinde Fransız inkılâbına karşı ırk fikrinin müdafaasını yapıyordu. “Avrupada milliyet fikrine ve milliyet cereyanlarına dair” adlı bir seri makalesinde Winkelmann’ın filolojik ve antropolojik ırk nazariyesine dayanarak, milliyeti ırk ile tefsir ediyor ve millî birliği kökdeki ırk birliği ile karıştırıyordu. Bu münasebetle de kendisine örnek olarak Pan – Germanisme, Pan – Slavisme fikirlerini almakta, bunlara benzer bir Pan-Turanisme’in müdafaası zarurî olduğunu söylemekte idi. Bununla beraber Gökalp ırkı, kavmi ve milleti ayırıyordu. «Yeni Mecmua» daki makalelerinde, «Yeni Hayat» taki şiirlerinde açıkça ırkın ve milletin farklarını gösteriyor ve milletin kültür birliğine dayanması lâzım geldiğini söylüyordu. Irk telâkkisinin daha sarih tenkidini sonra M. İzzet «Milliyet Nazariyeleri ve Millî Hayat» adlı kitabında yaptı. Burada Türk milliyetini ırka göre tarif edenlerin fikirlerini hülâsa ettikten sonra bu antropolojik nazariyenin Garpta ileri sürdüğü başlıca delilleri izah ve tenkit etti. Gerek Gökalp’ın, gerek ondan daha katî bir şekilde M. İzzet’in bu tenkitleri sonraki neşriyat üzerinde tesirini gösterdi. Necmettin Sadık ve Bonafous’un birlikte çıkardıkları Sosyoloji kitabında bu tenkitlere işaret edildiği gibi, 1932’de neşrettiğim «Umumî İçtimaiyat» kitabında ben de bu antropolojik nazariyenin sarih tenkidini yaptım.

***

Türkçülük Anlayışımız
Hilmi Ziya Ülken

Bizim hakikî içtimaî “benlik şuuru”muz için büyük tehlikeleri karşılayan İstiklâl Savaşını geçirmemiz gerekti. Gözlerimiz böyle açıldı. Artık bu içtimaî “marifet-i nefs” içinde ideal gerçekle birleşmiştir.

Hürriyetimiz, saadetimiz, sanatımız, ahlâkımız gayri muayyene ve boşluğa atılmış olan bir ideal de değildir; biz güzeli, doğruyu, iyiyi bu toprakta gerçekleştiriyoruz. İnsanlığa vereceğimiz büyük örnekleri buradan çıkarıyoruz; insanlığa yeni bir şey getirmenin ancak millet olmakla, fakat hakikî millet olmanın da ancak insanlığın bütün yaradışlarına gözlerini açmakla mümkün olduğunu anlıyoruz. Böyle bir millet içinde kültür birliğini bozan dağıtıcı, parçalayıcı bütün cereyanlar kadar her türlü inkılâp ve medeniyet düşmanlarının da yeri yoktur.

Bugün Türkçülük deyince anladığımız şey; mevhum ve hayalî fikirlerden uzak, inkılâpçı ve lâik Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde, Türk devletinin temeli olan dilde, fikirde, işde bir Türk halkının gerçeğinde ülküyü bulmaktır. Hâsılı Türkçülük kendimize dönüştür.

İstiklâl Zaferi Balkan Harbinden sonra başlayan uyanışı tam olgunluğuna getirdi. Bugünün Türkçülüğünden beklediğimiz artık yalnızca “şuur” veya romantik taşkınlık değildir. O gayesine Varmıştır; iş başındadır: Hukuku, ahlâkı, sanatı, edebiyatı, iktisadı, fikri ve terbiyeyi kendi İçtimaî bünyemizin gereklerine ve ihtiyaçlarına göre kurmak için yorulmak bilmez bir araştırma yoluna girmek; biz neyiz, meydana çıkarmak, işte Türkçülüğün bizden istediği ve beklediği büyük iş! Bunu başarmadıkça ve hâlâ Osmanlı devrinin hülya âleminde kaldıkça kendi fikrimize hiç bir fayda veremeyiz.

Böyle bir araştırma olurken metodlarımızı Garp medeniyetinden aldığımızı; hukukun, ahlâkın, sanatın ve fikrin müşterek formunu o medeniyete borçlu olduğumuzu bir ân unutmamalı; kendimizi unutmak veya içimize kaplanmanın buhranları ve zararlarından kendimizi korumalıyız.

Kendi bünyemizi ve tarihimizi tetkik etmeden mücerret formlara bağlı kalmak bizi nasır kültürde köksüz ve kısır bırakırsa; bugün artık dünya medeniyeti haline gelen Garp medeniyetinin müşterek formuna sırtını çevirip her şeyi yalnız kendi hususî bünyesinde ve tarihinde bulacağım hayal etmek de aynı derecede akım ve neticesiz bir yolda bırakacaktır.

KAYNAK: 
İstanbul : İstanbul Halkevleri Dergisi, V. cilt, 56. sayı, 2-3. sayfa, İstanbul, 1946.