# Etiket
#Tarih

Kâbil Niçin Yanıyor? / Ergeş UÇKUN

Kâbil Niçin Yanıyor?

 Ergeş UÇKUN

 Çeviren: Ersin Özarslan

Hergün Avrupa ve Amerika gazetelerini açtığımızda “Kabil yanıyor! Kabil yanıyor!” başlıklı yazılarla karşılaşıyoruz.
Gerek yolda, gerek işte, haberleri dinlemek için radyoyu açtığımızda, Amerika’nın Sesi, Münih’teki Hürriyet Radyosu ve BBC bültenlerinin aynı mesajı farklı dillerde yaydığını duyuyoruz: “Kabil yanıyor! Kabil yanıyor!”…
Yorucu bir iş gününün sonunda, akşam yemeğinin ardından koltuklarımızda oturup, bir yandan sevdiğimiz meşrubatı yudumlarken öbür elimizdeki televizyon “açkı”sı ile televizyon kanallarını aşağı yukarı tararken, hemen hemen her kanalda sunucuların değişik ses tonları ve ayrı ayrı yüz ifadeleriyle “Kabil yanıyor! Kabil yanıyor!” mesajını verdiklerini görüp işitiyorsunuz. Fakat hiç bir medya mensubu, bu yangının ne zaman ve nasıl başladığını söylemek istemiyor. Biz bu yazımızda Kabil’in yanış, daha doğrusu yakılışının hikâyesini anlatmak kararındayız.
Kabil, benim memleketim olan bugünkü Afganistan’ın başşehridir. Seneler seneler önce, yani bu topraklar “Afganistan” diye adlandırılmadan evvel, Kabil meşhur, müreffeh ve mesud bir şehirdi. Gören cennet bahçesi zannederdi. Kabil’in kardeş şehirleri olan Gazne, Herat, Belh, Bedehşan, Hive, Harizm, Taşkent, Semerkant ve diğerleri kendi zamanlarının Paris’i, Londra’sı ve Roma’sı idiler. O zamanlar bu günkü New York şehrinin adı bile yeryüzünde yoktu. Üstelik buradaki meşhur Dünya Ticaret Merkezi’nin (Worl Trade Center) bulunduğu yer bir bataklık, bir çamur deryasıydı.
Buna karşılık Gazne, İran ve Hindistan’ın olduğu kadar, Kuzey Kutbu’nu da içine alan büyük ve geniş bir sahanın da başşehri idi. Gazne bilim adamlarının, filozofların, sanatkârların şehriydi. Gazne Dakikî, Farukî ve en meşhurları olan, yedi muhteşem ciltlik Şehnâme’nin müellifi Firdevsî gibi kırk bin şâirin de şehri idi.
Dünyanın insanlık için ilk aydınlanma / uyanma / ronesans faaliyeti, kansız ve ihtilâlsiz bir şekilde, bir başka dünya harikası olan Herat’ta doğmuş, neşvünemâ bulmuştu. İnsanlık asırlar sonra bu aydınlanma hareketinin bir örneğiyle Fransa’da kan ve giyotinle birlikte karşılaşmıştır.
Bu süre içerisinde Herat, Musalla Medresesi gibi büyük mimarî abideler merkezi, Mevlana Câmî ve Mir Ali Şîr Nevaî gibi alim ve sanatkârların, Behzad gibi minyatür üstadlarının vatanı olarak her türlü cazibenin odağı durumundaydı. Gerek Herat ve gerekse Asya’nın benzeri bölgeleri insanın bir kere gidince bir daha ayrılmak istemediği yerlerdi.
Meşhur Buhara hükümdârı Ebu Nasr, Herat’ı ziyaret edince hayran oldu ve oraya yerleşti. Baş şairi Rudekî, Şahı Buhara’ya döndürmek için meşhur Muliyân Kasidesi’ni yazıncaya kadar orada oturdu.
“Muliyân’da şarıldayan suların kokusunu duyuyorum.
Muliyân güzelleri yadıma düşüyor.
Hamun sahrasının kızgın kumları ayağımı ipek gibi okşuyor.
Ceyhun’un coşkun suları atımın toynaklarını bile ıslatmıyor.
Hakan bir servi ise Buhara bir bostandır.
Bostana yaraşan servi, yerinde olmak gerekir.
Hakan bir ay ise Buhara âsumândır.
Ay’ın gökyüzünde olması gerekir.
Ey Buhara sevince gark ol ve kıvanç içinde yaşa
Yüce hakan sana misafir geliyor.”[1]
Şiiri dinleyen hükümdar unuttuğu şehrini hatırlar ve taht şehri Buhara’ya geri döner.
Aynı Hikâye, Amcasıyla Avrupa’dan Asya’ya seyahat eden genç ve yakışıklı delikanlı tarafından, başka bir asırda gene Asya’nın çekiciliği babında anlatılmıştır. Asyanın bu çekici ve davetkâr coğrafyasını gördükten sonra, genç adam, etrafındakilerin Avrupa’ya dönüş konusundaki arzularına muhalefet ederek, uzun bir süre buralarda yaşamıştır. Bu genç delikanlı dünyaca tanınan Marko Polo’dur.
Kabil’in kardeş şehirlerinden biri eski Belh’dir. Tarihçiler bu şehri “Ümmü’l-bilâd” yani “Şehirlerin Annesi” diye adlandırmışlardır. Avrupalılar, Belh şehrini Makedonya’lı İskender’in uğrayışından sonra Baktirya diye adlandırdılar. Burası aynı zamanda “Ari ırkın doğduğu yer” olarak da bilinmektedir.
Burası medeniyetin başladığı, ilk şehrin kurulduğu, toplum savunması için ilk hisarların yükseldiği ve ilk düzenli ordunun kurulduğu yerdir.
Belh, aynı zamanda büyük insan mimarı, eşsiz mutasavvıf, hümanist Mevlana Celâleddin-i Belhî, daha sonraları Rumî’nin de doğum yeridir.
Hive bir zamanlar bu toprakların bir parçasıydı. Cebir, trigonometri ve uzay geometrisinin kurucusu ve bugünkü hesap makineleri ve bilgisayarların atası olan sürgülü hesap cetvelinin mucidi olan El-Harizmî Hive’de doğmuştu.
El-Harizmî, bugün insanlığın içinde bulunduğu “Sürat çağı”nın en gerçek ve en saygıdeğer hazırlayıcısıdır. İstisnasız bütün dünya El-Harizmî’ye şükran borçlusu durumundadır.
Semerkant ve Buhara tarihçilerin bildiği en eski şehirler olup, birçok şiirin konusunu teşkil etmişlerdir.
“Semerkand saykal-ı-sû-yı zemin est
Buhara kuvvet-i islâm u din est”
Yani,
Semerkand yeryüzünün parıltısı, süsüdür,
Buhara ise İslâm dininin ve imanın kuvvetidir.
Aksak Timur dünyanın en iyi mimarlarını getirerek Semerkand’ı dünyanın parlayan yıldızı denecek şekilde mamur etti. Meşhur İran’lı şâir Hafız-ı Şirâzi; bir şiirinde Semerkand’ı sevgilisine hediye eder. Fakat Timur Şiraz’ı alınca, bu eli açıklığı ve gani gönüllülüğü yüzünden sıkıntıya düştüğü söylenir.
Bugün insanlar sevgililerine altın, gümüş ve mücevher hediye ediyorlar. Fakat Hafız-ı Şirâzi’nin hikâyesinden, sevgililer için bildiğimiz mücevherâtın dışında başka değerli hediyeler olduğunu öğreniyoruz ki bu Kabil’in kardeş şehri Semerkant’tır.
Gazne, Belh, Herat, Hive, Semerkant ve Buhara bugün için için yanan Kabil’in kardeşleridir.
Eski Gazne’de yaşayan kırk bin şairden biri, uzun bir ayrılıktan sonra döndüğünde özlediğicennet şehri yerinde bulamaz ve ağlamaya başlar:
“Şehr-i Gazneyn an est ki men didem per”
Yani, iki Gazne şehri-yukarı ve aşağı Gazne- benim vaktiyle görüp bildiğim şehirler değil.
Evet, Kabil yanıyor. Kabil, kardeşleri yakıldığı günden beri için için yanıyor.
Evet, Kabil hem içerden, hem dışarıdan yanıyor. Kabil içerden için için bir kederle, dışarıdan alev alev bir zulümle yanıyor.
Evet Kabil yanıyor. Kabil, bu toprakların adının, “Turan”dan “Afganistan”a çevrildiği günden beri yanıyor. Kabil bir Turan şehri iken güzel, zengin, mamur ve kuvvetliydi.
Evet Kabil yanıyor. Kırk bin şairin şakıdığı cennet bahçelerinin şehri güzel Gazne yakılıp küle karıştığı günden beri Kabil için için yanıyor.
Evet Kabil yanıyor, ilk rönesansın doğduğu bu eşsiz yerler, meşhur hükümdarların sayfiyeleri, ilim ve kültür yuvası medreseler tahrip edildiği andan beri dünyanın bu güzel şehri Kabil için için yanıyor.
Evet Kabil yanıyor, logaritmanın, “sürat ve uzay çağı”nın doğum yeri Harzem’in insanlıktan mahrum bir cahiller sürüsü tarafından talan edilerek yakılıp yakıldığı günden beri Gazne için için yanıyor.
Evet Kabil yanıyor. İnsan türünün doğum yeri, dünyanın ilk şehri ve ilk kalesi, tasavvufun ve hümanizmanın vatanı olduğu kadar dünyanın en meşhur âlimlerinin de meskeni olan Belh şehrinin kıskançlık ruhuyla tahrip edildiği günden beri Kabil yanıyor.
Evet Kabil yanıyor. Maneviyatın kuvveti Buhara ve kainetın parlak yıldızı, yeryüzünün süsü Semerkant ahlâksız, yeteneksiz, kaba ve zalim eller tarafından dünya yüzünden silinip süprüldüğü andan beri Kabil için için yanıyor.
Evet Kabil yanıyor. Fakat bu onun son yanışıdır. Bu kere Kabil pisliklerden temizlenmek, arınmak için yanıyor.
(Bu yangınların sebebi her zaman zehirli eşek arıları olmuştu).???
Bu sefer, Kabil son defa olarak, yanışının gerçek sebepleri ile birlikte yanacak ve “yanma sebebi” bir daha asla geri dönemiyecektir.
Bu defa, benim güzel şehrim Kabil, Babur Şah’ın sevgili şehri ve bütün kardeş şehirler bütün pisliklerden temizlenerek Allah’ın izniyle kurtulacak ve yeniden kurulup yüceleceklerdir. Bu böyle bilinsin ki Kabil bir daha asla yanmayacaktır. [2]

——————————-

[1] Menkıbeye göre Rudekî’nin bu meşhur şiirini dinleyen hükümdar çok etkilenir ve çizmesinin tekini giyer. İkincisini giymeden atına atlar ve yolda giyer. Rudekî de bu kasidesiyle ün kazanır. Kasideye adını veren Muliyan semti ise, Buhara’da bahçeleri, arkları ve suları ile meşhur bir mevkidir. (Çevirenin notu)

[2] Bu yazının aslı İngilizce olup, Çapandaz Cemiyeti tarafından Trenton, New Jersey’de (ABD) yayınlanan Çapandaz (Chapandaz) mecmuasından alınmıştır. (Çevirenin notu)

KAYNAK: Arslan Küçükyıldız, Çapandaz, Bengü Yay., Ankara-2012, s. 136-140.

Leave a comment