# Etiket
#Öneriler

İlhan Egemen Darendelioğlu / Ahmet B. KARABACAK

 İlhan Egemen Darendelioğlu 

Ahmet B. KARABACAK

 19 Kasım 2012 

İlhan Egemen Darendelioğlu’nu anlatabilmek için onun olgunluk, bizim ise gençlik yıllarımızın fikir hayatını hatırlatmamız gerekir sanıyorum. 1960 Hükümet darbesinden sonra hazırlanan anayasa kimsenin tahmin etmediği bir fikrî serbestlik getirdi. Küllenmiş ya da beklemeye bırakılmış, ortaya çıkmak için fırsat bekleyen olumlu-olumsuz fikrî akımlar bir anda ortaya saçıldı. Solun, Kürtçülüğün, komünizmin önü o zaman açıldı. Partiler, dernekler kurulmağa, gazete ve dergiler yayınlanmağa başladı. Bu ortam içinde milliyetçiler de boş durmadılar elbette. Daha önce de yayınlanan Necip Fazıl’ın Büyük Doğu dergisi sesini daha çok yükseltmeğe başladı. Dergide, sonraları yolları iyice ayrılan Nihal Atsız, Nurettin Topçu gibi fikir önderleri de yazıyordu. Bir süre sonra Türkçü’lerin önderlerinden Nihal Atsız’ın kontrolünde Ötüken, Anadolucu’ların önderlerinden Nurettin Topçu’nun kontrolündeki Hareket (Millî Hareket değil) ve daha birçok siyasî ve dinî yayın yapan dergi ve gazete… Bu yayınların çokluğu sağda bir çatışma yarattı mı? Bence hayır!

Biz Necip Fazıl’ın daha çok dinî ağırlıklı konuşmalarını konferanslarda, Nurettin Topçu’nun Milliyetçi Sosyalizm tezini, daha çok mensuplarının, özellikler sonraları Dergah yayınlarını kuran Ezel Elverdi’nin gayretiyle kurulan Milliyetçiler Cemiyeti’nde, Nihal Atsız’ın konuşmalarını, Ötüken dergisinin yazı işleri müdürü olan Mustafa Kayabek’ın küçük antikacı dükkânındaki mangal başında dinlerdik. Elbette dergilerini de okuyor, nerelerde birleştiklerini, nerelerde ayrıldıklarını anlamağa çalışıyorduk.

İlhan E. Darendelioğlu işte o günlerde Toprak dergisini yayınlamağa başlamış. Birgün Beyazıt meydanında, üniversite önünde, Çadırcılar’daki Mustafa Kayabek’in dükkânına her cumartesi günü gelen, öğretim üyeliği elinden alınıp, Süleymaniye kütüphanesine memur olarak hapsedilen, Nihal Atsız’ı dinlemeğe giderken gazete bayiinde Toprak dergisiyle tanıştım…

Darendelioğlu, sağdaki bu yol ayırımlarından habersiz gibi, toparlayıcı, birleştirici bir fikir hareketini üstlenmişti sanki. Sloganı “Komünizme ve materyalizme karşı Allah’a inananlar birleşiniz” idi. Bu bana da çok cazip geliyordu. Türk tarihi içinde küçük ayrılıkların, çekişmelerin ne büyük felâketlere sebep olduğunu biliyordum.

Okuduğum Toprak dergisi onunla tanışmamıza vesile oldu. Çünkü hiç çekinmeden, sanki kırk yıldır berabermişiz gibi, Beyazıt’daki küçük matbaasına gittim ve tanıştım. Bir mekânım daha olmuştu. O sıralarda bazı dergilere yazı da yazıyordum, Toprak’a da şiirler falan vermeğe başladım. Bunlar elbette hamasî şiirlerdi ve Toprak dergisine göre idi.

Darendelioğlu, Sovyetlerin Türkiye’yi komünistleştirmeğe ve Sovyetlere katmağa çalıştığına inanıyordu. Biz de inanıyorduk ve kendimize göre haklıydık. Bu düşünce ile onun kurduğu ve genel başkanı olduğu Komünizmle Mücadele Derneği’ne biz de katıldık ve görev aldık. Darendelioğlu bu konuda müthiş aktifti. Bir yayınevi kurmuştu. Pek çok tanınmış yazarın kitabıyla beraber, kendi yazdığı oldukça hacimli Türkiye’de Komünist Hareketler ve Türkiye’de Milliyetçi Hareketler adlı temel kitapları yayınladı. Yıllarca hem Türkiye’de, hem de yurt dışında pek çok konferanslar verdi. Halkı, özellikle gençleri bu çalışmalarıyla uyandırmağa çalışır, iyi bir hatip olduğu, elinde pek çok kaynak ve doküman bulunduğu için bunda son derece başarılı olurdu.

1965 yılından sonra, bu dernek içindeki milliyetçiler yavaş yavaş Türkeş’in liderliğindeki M.H.P.ye ( o zamanki adı C.K.M.P.) geçmeğe başladılar. Bizim boşalttığımız yerlere ise Erbakan’ın, “komünistler bizim namaz kılmayan kardeşlerimiz” diyen pasif adamları doluşmağa başladı. İstanbul merkez şube, bizim elimizde idi ve İlhan bey burayı bırakmamızı bir türlü kabul etmiyordu. Biz de saygımızdan bazı çalışmalarımızı oradan yürütüyorduk. 1967 yılında zannediyorum İzmir’de derneğin kongresi olacaktı. Ben de İstanbul delegesi olarak gittim. Orada, Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen arkadaşlarla bir toplantı düzenledik ve ayrılmağa kadar verdik. Ayrılırken de gürültü olsun istiyoruz. Adamlar bizim bu düşüncemizi anlamışlar, kürsüde konuşturmak istemiyorlar. Sonraları partinin uzun yıllar İzmir il başkanlığını yapacak olan idealist dostum Ömer Işık ve yine idealist bir yazar olan Mirat Özçamlı’nın öncülüğünde kürsüyü işgal ettik. Konuşmamızı yaptık ve toplu olarak kongreyi terk ettik. Biz ayrılınca yalnız kalan İlhan Darendelioğlu’nu genel başkanlıktan düşürmüşler, Saffet Solak diye, o zamana kadar hiçbir müspet çalışması olmayan birini genel başkan seçmişler. Zaten binden fazla şubesi olan dernek biz çekildikten sonra kapandı, gitti…

1969 seçimlerinde Adalet Partisi İlhan Egemen Darendelioğlu beyi İstanbul’dan milletvekili adayı yapmak istemiş, o da kabul etmiş. Seçimlerde kazandı ve İstanbul milletvekili oldu. O partiye karşı olmama rağmen Darendelioğlu ile ilişkim hiç kopmadı. Matbaasını birine emanet edip Ankara’ya gidiyor, hafta sonları İstanbul’a gelince mutlaka bana uğruyordu. Ben de her gelişte serzenişte bulunuyor, “Bırak gel” diyordum. Bana bir gün; “ Bak Ahmet, dedi, beni adamlar seçtirdi. Bırakıp gitmek, bir başka partiye geçmek benim karakterime yakışmaz. Bu dönemi bitirmek istiyorum. Milletvekili olunca faydalı olacağımı zannediyordum. Ama tek başına hiçbir şey yapmanın mümkün olmadığını da gördüm. Yani anlayacağın memnun değilim. Bir işe yarıyorum; Türkeş bey mecliste yalnız, gidip onun yanına sadece ben oturuyorum, sohbet ediyoruz. Sabret şu dönem bitsin.” Gerçekten o seçimde bizim partiden sadece Türkeş bey seçilmişti ve hayatlarının sonuna kadar da ikisi dost kalmışlardır.

Mustafa Necati Sepetçioğlu ile başımızdan geçen bir olayı kısaca anlatmak isterim: 1962-64 yılları içinde benim sahibi, Necati beyin de yazı işleri müdürü olduğu ZEREN adlı bir sanat-edebiyat dergisi çıkarıyoruz. Derginin bir amacı, o zaman sanat, kültür dünyasını işgal eden solcularla bir nebze yarışmak. O sırada komünistlerin, tabir yerindeyse taptıkları Nazım Hikmet Moskova’da öldü. Ben adam hakkında ağır bir yazı yazdım. Sosyalizme sığınan maskeli komünistler (komünizm propagandası yapmak o sırada henüz yasaktı) dergilerinde ve gazetelerinde bize saldırmağa başladılar. Ben de cevap olsun diye müstear isimle piyes şeklinde, Bir Perdelik Güldürü başlıklı, sözde onların ağzından bir yazı yazdım. Aradan kısa bir süre geçti, askeri savcılıktan bizi çağırdılar. (O sırada Türkiye’de sıkıyönetim vardı) Suçumuz ise komünizm propagandası yapmak! İstedikleri ceza on beş yıl hapis. Güler misin, ağlar mısın?

Dosyada bir de bilirkişi raporu var: Hukuk fakültesinden, sosyolojiden iki profesör, bir de tarihçi öğretim üyesi. Üçü de bizim de yakından tanıdığımız milliyetçiler. Hukuktaki hoca Darendelioğlu’nun arkadaşı ve ben onu İlhan beyin yanında her zaman görüyorum. Sosyoloji’de olan profesör de Necati beyin eski hocası… Ben hemen İlhan beye gittim, durumu anlattım. Bilirkişi heyeti, ya benim acemiliğimden, ya da onların dalgınlığından, tenkit etmek için konuşturduğum muhayyel kişilerin iddialarını, benim tezim olarak kabul etmiş, o raporu vermiş. İlhan bey iddianameyi görünce gülmeğe başladı, “Merak etme, ben konuşurum” dedi. O da uğraştı, biz de Necati bey ile hocalarla konuştuk ve kendilerinden, ilk raporun tam tersi bir rapor alacağımız sözü alarak, mahkemeye öyle gittik. Fakat bizden de onlar söz aldılar; isimlerimiz bu olayla ilgili hiçbir zaman duyulmayacak, dediler. Ben o sözü burada da tutuyorum.

İlhan Egemen Darendelioğlu, komünistler kadar masonlara da karşıydı. Onların perde arkasından memleketi idare ettiğine inanıyordu. Adalet Partisi’nden ayrılmasının belki de sebepleri arasında oradaki mason teşkilâtlanmasını görmesi de vardı.

Bir gün elinde bir kitapla geldi. Bu, İstanbul Lions kulüplerinin mensuplarının isim listesi olan bir kitaptı. “Ahmet, dedi, baksana bizim Mümin Çevik mason olmuş!” Mümin Çevik, imam-hatip okulunu bitiren, Üçdal Neşriyat diye bir yayınevi kurup dinî yayınlar yapan, her gün milliyetçilerle içli dışlı biriydi. Lions’tan sonra mason locasına da girdiğini, sonra oradan ayrıldığını yıllar sonra öğrenecektik. Darendelioğlu, hemen her gün yanına uğrayan, fikirlerini ve çalışmalarını bilen birinin böyle bir derneğe girmesini bir türlü kabullenememiş, elinde kitapla bana gelmişti…

Milletvekili süresi dolunca Adalet Partisi’nden ayrıldı ve bir süre sonra bizim partiye katıldı. Oğlu ile beraber şehit edilen MHP İstanbul İl başkanımız Recep Haşatlı’nın yanında parti yönetimine girdi ve ikinci başkan oldu. Gene hemen her gün görüşüyor, istişare ediyorduk. Fırtınalı ve yağmurlu bir akşam evde haberleri dinlerken onun, matbaasından çıktıktan sonra vurulduğunu duydum.

Yapacak bir şey yoktu; “Kanın yerde kalmayacak” diye onu da toprağa verdik…

1977 seçimleri öncesinde idi. Parti, İstanbul’a uygun bir milletvekili adayı arıyordu. Darendelioğlu’na teklif yapılmış. O ,”Ben milletvekili iken borca girdim, matbaaya haciz geldi. Onları temizliyorum” diye kabul etmemiş. Ben de ısrar etmiş aynı cevabı almıştım. Bir ara eski Yalova ilçe başkanı, Yaşar Okuyan’ın dayısı Turhan Koçal’ın aday olacağı dedikodusu yayıldı. Buna, il idare heyeti dahil kimse taraftar değildi. Değişik bir aile idi bunlar. Aile mensupları hemen her partiye giriyorlar, sağ sol düşünmüyorlardı. Meselâ Turhan Koçal’ın kardeşi Cengiz Koçal bir ara bizim partinin ilçe başkanı olmuş, sonra orayı kuvvetli görünce C.H.P. den belediye başkanı seçilmişti.

Seçimlerin yaklaştığı, adayların tespit edilmesi gerektiği günlerde İlhan bey benim yayınevine geldi. Yönetim kurulu adaylık için, Ankara’da bulunan Prof. Kamil Turan’ın aday olmasının İstanbul için daha uygun olacağına karar vermiş. Bunun temini için benim Kamil Turan ve Türkeş ile görüşmemi istemişler. Bir süre önce vefat eden rahmetli Kamil Turan benim eskiden beri tanıdığım ve çok sevdiğim bir dostum idi. Ben partiye ilk girdiğimde, yani 1965 yıllarında onu partinin sekreteri olarak bulmuştum. Uzun yıllar kaldığı Almanya’dan gelmiş ve harekete katılmıştı. Hemen ertesi gün Ankara’ya gittim. Önce, hocalık yaptığı üniversiteye giderek Kamil Turan ile görüştüm, onun tasvibini aldım. Sonra Türkeş beye gittim. Sıkıntılı bir şekilde “Turan Koçal’a söz vermiştik” dedi. Ben ısrar ettim. “Yakında İstanbul’a geleceğim, düzeltmeğe çalışırız” dedi. Turan Koçal benim Ankara’ya bu iş için gittiğimi öğrenmiş, yanında Kartal ilçe başkanı rahmetli Mehmet Ali Erdinç ile geldi. Sözde şaka yaparak Karadenizli şivesiyle “Seni öldüreceğim” falan diyor. Açıkça dedim ki: “Turan bey, burası bir üniversite şehri, bir kültür şehri. Biz buradan bir ya da iki milletvekili ancak çıkartırız. Buraya, uygun birinin olması lâzım. Siz buraya uygun değilsiniz.” Ama o kafasına koymuş, milletvekili olacak. Oldu da.

Nasıl olduğunu o günü yaşayanlar biliyor!

Kendisine sormak lâzımdır, acaba harekete bir faydan oldu mu diye…

Leave a comment