# Etiket
##GENEL #Kültür/Sanat

İdeolojik Bağnazlık: “Ya o, ya da bu!” / Adnan ŞENEL

Fiziğin en önemli alanı olan “ışık”ın sadece “dalga” ya da sadece “parçacık”tan oluşmadığı; hem dalga hem de parçacıktan oluştuğunun keşfiyle birlikte klasik fiziğin teslim bayrağını çektiğini ve yerini kuantum fiziğinin karşı konulamaz cazibesine bıraktığını artık biliyoruz. Işığın hem dalga hem de parçacık olarak hareket etmesi, beraberinde “belirlenemezcilik” ve “kestirilemezlik” gibi kavramları da getirmiş ve nihayetinde evrendeki hiçbir şeyin “kesin” olmadığı tespitine varılmıştı. Yani, bir nesnenin aynı anda hem hızını hem de konumunu belirlemek imkânsızdır; bunlardan birini belirlerken diğeri aynı durumda olmayacağı için…

Fizikteki bu devrim niteliğindeki dönüşümler “mantık”a da yansımıştır. Bildiğimiz klasik Aristo mantığının yerine de şimdilerde “puslu mantık” (fuzzy thinking) geçmiş durumda.  Klasik fiziğin dayandığı Aristo mantığı nasıl ki “ya o, ya da bu” diyorsa, kuantum fiziğinin şekillendirdiği puslu mantık ise “hem o, hem de bu” der. Yani, Aristo mantığı ile klasik fiziğe göre “bir şey ya siyahtır ya da beyazdır”; puslu mantık ile kuantum fiziğine göre ise “bir şey hem siyah hem de beyaz olabilir; arada gri alanlar bulunabilir.” Başka bir ifadeyle, puslu mantığa ve kuantum fiziğine göre, “tek doğru” ya da “kesinlik” diye bir şey yoktur…

Konuyla ilgili araştırma yaparken, sevgili dostum Yakup Deliömeroğlu’nun 2004 yılında kaleme aldığı “Çağın dönüşümü ve kuantum mantığına göre eğitim” başlıklı bir yoruma rastladım. Dönemin Milli Eğitim Bakanı’nın “eğitimde kuantum reformu”na ilişkin görüşlerine binaen yorum yapanDeliömeroğlu, yazar Alev Alatlı’nın, kuantum fiziği ve puslu mantık konularını ele aldığı “Schrödinger’in Kedisi” adlı romanına da  atıfta bulunduğu yazısını şöyle bitiriyordu: “Dönüşüm başlamıştır.  Neler değişecek?  Kısaca, insanları aklar-karalar olarak ayırmak ve toplulukları bu argümanlarla hareket ettirmek pek mümkün olamayacak. İnsanlar bilecekler ki; ak ve karanın arasında yüzlerce hatta ölçüyü biraz daha ince tutarsanız binlerce gri tonlar var ve insanlar, ak ve kara olmaktan çok bu gri tonların birine sahipler. Ve gri tonları daha iyi anlamak için sanata daha çok ihtiyaç duyacağız.  Siyasetçiler başka siyaset yapma yöntemleri bulmak zorunda kalacaklar, devletler kendi aralarındaki mücadeleleri toplumlarına anlatırken değişik izahlar bulmak durumunda kalacaklar.  Tarih yazıcılığı daha zor bir hal alacak.  Bizden farklı olanları hoşgörmek  yerine onları,  bu halleriyle kabul etmekte daha rahat bir dönem oluşacak.  Kısacası, ümit edelim ki, daha insanca ve daha insani bir vasat oluşacak.”(*)

Yakup Deliömeroğlu’nun bu ümidinin gerçekleşmesi ve insanları aklar ve karalar diye ayırmadan, yani “ya aklar ya da karalar” demeyip “hem aklar hem de karalar” olarak görebilmemiz için öncelikle önyargılardan kurtulmamız gerekiyor. Önyargılardan ve ideolojilerimizin dayatmalarından sıyrılıp parçalara bölmeden, bütüncü olarak meselelere ve olaylara yaklaştığımızda daha sağlıklı bir gelecek oluşturabileceğiz..

İnsan anatomisinde, her bir hücrenin vücuttaki diğer hücrelerle bir şekilde ilişkili olduğu; bir hücredeki deformasyonun bir başka hücreyi de etkilediği gerçektir. Öyle ise hiçbir hücre diğerinden bağımsız, diğerinden ayrı-gayrı değildir. Evren de öyledir; bir meteorun, uydunun,, gezegenin, güneşin diğerleriyle ilişkisi, bağlantısı vardır ve bu, evrendeki o muazzam uyumun ve düzenin hem sebebi hem de göstergesidir.

Toplumu da insan anatomisi ya da evren gibi düşünür isek, toplumu oluşturan her bir unsurun (birey, aile, grup vb.) diğer unsurlarla etkileşim ve ilişki içinde olduğu sonucuna varırız. Bir unsurun varlığı bir diğer unsurun varlığına bağlıdır; biri olmazsa diğerinin var olmasının bir değeri, anlamı ve meşruiyeti de olmayabilir; bu karşılıklı unsurlar birbirlerine rakip ya da muhalif olsalar bile..

İnsanların, sahip oldukları “dünya görüşleri” ve/veya “ideolojileri” doğrultusunda “ya bu ya da değil” şeklinde bir tutuma saplanmaları ve insanları, toplumu, ülkeyi, olayları, konuları, kişileri, kurumları bu tutum kalıpları içinde “değerlendirmeleri”, haliyle “birleştiriciliği” değil “ayrıştırıcılığı” yanında alır getirir. Çoğumuz belki de bilmeyerek (yahut da bilerek) böyle bir “ya o ya da bu” kesinciliğinin kolaylığına kapılabiliyor ve bütünü parçalara bölme hatasına düşebiliyoruz; karşımızdaki de buna tepki olarak aynı davranış içine girince ortaya o “kutuplaşma” dediğimiz olumsuzluk çıkıyor.

Şüphesiz ki, bir insanın maddî-manevî herhangi bir husus hakkında bir görüşü, duruşu, tavrı vardır ve bu normaldir. Mesela bir insan ideolojik açıdan kendini “şu’cu” veya “bu’cu” olarak nitelendirebilir; herhangi bir olaya ve konuya ilişkin “ben böyle düşünüyorum” diyebilir. Buna karşılık, normal olmayan, “benim düşündüğüm kesin doğrudur öyle ise diğer her şey kesin yanlıştır” denilip, o “diğer her şey”in yok sayılmak istenmesidir.

Aristo mantığını kullanarak iki elma çeşidinden kırmızı olanı ile sarı olanı üzerinde bir görüş bildirebilirsiniz ve tercihinizi birinde kullanabilir ve “ya sarı ya da kırmızı elma” diyebilirsiniz. Başka biri saçaklı-puslu mantıktan yola çıkarak “hem sarı hem de kırmızı elma” diyebilir. Sonuçta her iki mantık sahibi de “elma” üzerinde konuşurlar. Tartışma konusu, meyvenin “rengi”dir… Mesela, “ya Osmanlı tarihi ya da Cumhuriyet tarihi” yahut da “hem Osmanlı tarihi hem de Cumhuriyet tarihi” derseniz tartışma zemini “tarih”tir…

Lâkin ortada elma değil de elmanın yanında armut da varsa bu defa meyvenin “çeşidi” söz konusudur ve işte elma ile armudun karıştırıldığı nokta da burada kendini gösterir. Aristo’cu iseniz, “ya elma ya da armut” der ve bu iki meyveden birini “var”, diğerini ise “yok” edebilirsiniz; böylece iki farklı “tat”tan ve “lezzet”ten birini feda edersimiz. Puslu’cu iseniz “hem elma hem de armut” diyerek iki ayrı lezzeti de kazanmış olursunuz… Mesela “Ya Müslümanlık ya da Türklük” diyerek iki farklı unsuru “tercih” tezgâhına koyarsanız birinden birini diğerine feda eder duruma düşersiniz; ve hatta “uçurumdan düşmek üzere olan iki insandan Türk olanını mı, Müslüman olanını mı kurtarırsınız?” türünden komik ve saçma sorulara muhatap olabilirsiniz…

***

Toplumu ve düşünce dünyasını bir “renk skalası” olarak görmek ve bu skalada sadece “siyah” ya da sadece “beyaz” vardır/olmalıdır dememek… Bu iki rengin arasında başka renklerin de olduğunu algılayabilmek… Bizim dünya görüşümüze ve ideolojimize tamamen ters olsa da başka görüş ve yaklaşımların varlığını kabullenmek ve anlayış gösterebilmek… Mesele bu olsa gerek…

Beğenmediğimiz, hoşlanmadığımız, nefret ettiğimiz ve belki de lanetlediğimiz herhangi bir şey, biz böyle düşündüğümüz için ya da bunu dile getirdiğimiz zaman ortadan kalkmıyorsa ve bu toplumu, bu milleti, bu ülkeyi bizim “dünya görüşümüzün” ya da “ideolojimizin” daha iyi hale getireceğine inanıyorsak, yapmamız gereken, karşımızdaki fikirleri-vakıaları  yok saymak değil; “bizim” daha iyi olduğumuzu her açıdan ortaya koymaktır. Dolayısıyla, -bence- başta eğitim olmak üzere bütün alanlarda ve yine başta siyasi partiler olmak üzere bütün kuruluş ve oluşumlarda bu yönde bir zihniyet dönüşümüne ihtiyacımız var; klasik fizikle, Aristo mantığıyla, ezberci eğitimle, resmi tarihle ve içi boş sloganlarla bir yere varılamayacağı anlaşıldı çünkü…

—-

(*) Yakup Deliömeroğlu’nun bu yazısı Zaman gazetesinin 12.08.2004; Alev Alatlı’nın da bu yazıya ilişkin yorumunu yine aynı gazetenin 13.08.2004 tarihli nüshalarında okuyabilirsiniz… (www.40ambar.com)…

Leave a comment