# Etiket
#Okuma Kılavuzu

“Demokrasi Tuzağı”

 

Tarihi Bir Belge Olarak:


“Demokrasi Tuzağı”

 

Graham E. Fuller

 

 

Giriş

(…)

s.14-16

ClA’de uzun menzilli ulusal tahminlerde (en başta Beyaz Saray’ daki ve Dışişleri’yle Savunma bakanlıklarındaki politikacılar için stratejik sorunların geleceğine ilişkin kehanette) bulunmaktan sorumlu yüksek düzeyli bir istihbarat subayı olarak, ClA’in başkanı için yaptığım günlük çalışmaların özünü oluşturan küresel sorunlarla eğilimler hakkında kafamı çalıştırmam gerekiyordu. Bu işde her zaman sürprizler olur. Sürpriz politikaya özgü bir hastalıktır. Ama asıl anlamında sürpriz genelde enderdir. Seksenli yılların sonuna yaklaşılırken uluslararası politikada sürpriz artık şaşırtıcı olmaktan çıkmıştır.

Gorbaçov bu stratejik kargaşanın ilk kaynağıydı. Yirminci yüzyılın bu kilit şahsiyetinin iktidar oluşunu izleyen iki yılın içinde Sovyet gücü ve davranışının doğasına ilişkin tahminlerimin çoğu altüst oldu. Henüz ClA’deyken, yeni Rusya’nın nasıl olacağına dair kendim için yeni bir standart dizisi, yeni bir ölçüt, hatta yeni bir vizyon geliştirmeye uğraş verdim. Rusya ve Soğuk Savaş hakkındaki eski ve geçerli tahminlerimin bundan böyle güvenilir olmadığı ortaya çıkınca, dünyanın kalan kısmının bu uluslararası Soğuk Savaş düzeni kapsamında nasıl işlediğine dair başka tahminlerime de gölge düştü. Bu kitap böylece, uluslararası düzenin tutarlı bir portresini sürdürmeye çabalarken baş gösteren kişisel ve entelektüel krizimden doğdu.

Amerikan iç politikası konusundaki kişisel gözlem konumum olağandışıydı. Ailemle ben yirmi yılı aşkın bir süre Avrupa ve Asya’daki sekiz denizaşırı ülkede yaşadık; belli aralarla birkaç aylığına, hatta bir yıl kalmak üzere Birleşik Amerika’ya dönüyorduk. Almanya, Lübnan, Yemen, Afganistan ve Hong Kong gibi farklı yerlerde yaşadıktan sonra, her defasında Birleşik Amerika’ya girerken yaşadığım kültürel şok elle tutulacak kadar yoğundu ve o günkü Amerikan politikasının rengi konusunda memleketteki eski arkadaşlarla ateşli tartışmalara giriştiğimde bu yoğunluk daha da artıyordu. Arkadaşlarımın kargaşalı altmışlı ve yetmişli yıllarda Amerika’daki hayat ve politik hareketlerin geleceği hakkındaki görüşlerine ne kadar değer verirsem vereyim, kendimi bu sorunlara aynı zamanda uzak da hissediyordum. Türkiye, Yemen ve Çin’in politikalarının, toplumsal trendlerinin ve kültürlerinin tahlilini içeren profesyonel disipline mensup olduğumdan, Amerika’nın sorunlarına biraz farklı bir gözle bakıyordum. Eleştirilerimde, Vietnam Savaşı aleyhtarı protestoların, barış girişimlerinin, kadınların özgürlük hareketlerinin, Watergate’in vb. karmaşası içinde yaşayan arkadaşlarıma kıyasla daha yumuşak ve hoşgörülüydüm.

Dolayısıyla bu kitap, Amerikan kültürü ve politik hayatını yurtdışında yaşadığım çevrelerle sürekli olarak kıyaslamanın avantajlarını -ve sakıncalarını- yansıtıyor. İki yılda bir Birleşik Amerika’ya gelişlerimde, «zamanın ruhu»nu yakalayabilmek için televizyon ve başka medya biçimlerini izlediğim, memleketin şurasına burasına yolculuklar yaptığım ve dostlarla akrabaların düşüncelerini dinlediğim zamanlarda ilk elden yoğun, keskin ve kişisel izlenimler edinme deneyimine sahip olduğum için kendimi şanslı sayıyorum.

Bu kitap aynı zamanda Üçüncü Dünya kültürlerinin oluşum ve niteliklerini uzun yıllar boyunca irdeleyişimi de yansıtıyor. Dünya yüzündeki çeşitli yerlerde bu kadar uzun zaman yaşayıp birçok yabancı dil ve kültürü inceleyince, politik kültürler arasındaki tezatların daha inceden inceye bilincine varıyorum. Bu kavrayışın, yurtdışından yapılan doğru politik bilgilendirmeler için ne kadar zorunlu olduğunu belirtmeye bilmem gerek var mı?

Ayrıca son birkaç yıldır RAND Şirketi’nin üst düzeyli bir politika uzmanı olarak, dünyanın çeşitli yerlerinde işler durumda olan politik ve toplumsal trendler üzerinde kafa yorma ve yazılar yazma fırsatını buldum.

Şu halde bu kitap, mesleki deneyimlerin bir bileşiğini temsil ediyor. En çarpıcı gücünü, hayatımı oluşturan ve Amerika’yı Rusların, Arapların, İranlıların, Çinlilerin ve daha başka ulusların politik, kültürel ve felsefi standartlarıyla keskin bir kontrast halinde görmemi sağlayan zıt kültürlü etkilere borçlu. Gerçekten de Hintlilerin, Rusların, Türklerin vb. Birleşik Amerika’yla ilgili olumsuz düşüncelerinin düzenli (ve bazen isteğim dışında) saldırısına hedef oldum.

Bu kitabın amacı ne bir kehanet, ne de bir reçete olmak. Bunun yerine, önümüzdeki yeni dönemin ve özellikle demokrasinin yayılması karakteriyle bağlantılı sorunların ne şekilde düşünülmesi gerektiğiyle ilgili. Her ne kadar hepimizin çeşitli konularda politik tercihlerimiz varsa da bu kitabın bilinçli bir politik gündemi yoktur.

(…)

***

Sekizinci Bölüm

193-195

Demokrasi ve Manevi İkilem: Amerika Bir İslam Cumhuriyeti Olabilir mi?

Amerika İslam Cumhuriyeti mi? Yapmayın canım! Siz ne derseniz deyin, bu ürkütücü öneri bir süre önce birkaç mücahit arkadaşıyla Amerika’da bir dönem kalan Müslüman Afganlı bir özgürlük savaşçısı tarafından bana samimiyetle yapıldı. Bu mücahitlerin birçoğu için Afganistan’la Pakistan bildikleri bütün dünyaydı, öyleyken şimdi okyanusların ötesinde aylarca kalarak Amerika’da idari eğitim görüyorlardı, içlerinde pek azı üniversite öğrenimi görmüştü ve hemen hepsi daha gelmeden önce bile Amerika’ya karşı iyi niyet besliyorlardı. Amerikan hayatına ilk kez Orta Batı’nın bir kentinde bizzat yaşayarak tanık oluyorlar, aynı zamanda da Amerikan televizyonunu her gün saatlerce seyrediyorlardı.

Gösterdikleri tepki tümüyle olumlu değildi. Geleneksel Amerikan konukseverliğinden duygulanmalarına ve Amerikan kentlerinin gelişimiyle teknolojisinden etkilenmelerine karşın, birçoğu Amerikan TV sindeki sürekli suç, cinayet ve başıboş uyuşturucu alışverişinden, çocuk denecek yaştaki kızlardaki hamileliklerden, güvenliksiz okullardan, cinsel özgürlükten, AIDS’den, pornografiden, yüksek boşanma oranından vb. fena halde rahatsız olmuştu. İçlerinden biri bir ara bana bütün ciddiyetiyle, «Bakın, Amerika’nın baş döndürücü bir potansiyeli var,» dedi. «Muazzam bir ülkeniz, akıllara durgunluk verici bir zenginliğiniz, yüksek ve yaygın bir eğitim düzeyiniz, teknik ve bilimsel olanaklarınız, iyi insanlarınız var, ama ne çare ki, toplumunuz çözülme yolunda. Hiç bir İslam cumhuriyeti olmayı düşündünüz mü? Tüm maddi olanaklarınıza ek olarak İslam’ın manevi gücüne de sahip olsaydınız, dünyada neler yapabileceğinizi bir düşünsenize!»

Hoşgörüyle gülümsedim, bu düşünceyi dokunaklılık derecesinde safça, ama iyi niyetli bir görüş olarak geçiştirdim. Ancak öne sürülen fikir akşamın geç saatlerine kadar, hatta sonraki haftalarda zihnimi meşgul etti. Bu dünyayı görmemiş olan ve Birleşik Amerika’ya sempati besleyen Afganlının düşüncesi inanılmayacak kadar gerçekdışı, önerisi ise saçma olsa bile, Amerika’daki sosyal düzenin kokuşması hakkında bir şeyler kavramış olduğunu fark etmeye başladım. Birleşik Amerika hiç kuşkusuz mecazi olarak bile bir İslam toplumu olmazdı. Herhangi bir devlet dini kavramına ve özellikle İslamiyet gibi her konuya müdahale edeni gibisine katlanmak Amerikan toplumunun ve Amerikan tarihinin doğasında yoktur. Bir kere Amerikalılar belirli tarihsel nedenlerle Kilise’yle Devlet’i birbirinden ayırmayı taahhüt etmiş durumdalar. Bir İslam cumhuriyeti ya da eşdeğerde başka bir dini devlet yapısı asla düşünülemeyecek bir girişim olur.

Ama bir kere de Afganlının görüş açısına bakın. Mücahitlerin inanılmaz zaferinden, geri kalmış küçük bir İslam ülkesinin acımasız bir işgalci komünist süper güce karşı kazandığı zaferden sarhoş olmuştu. Çoğu mücahidin gözünde, gerçekte savaşı kazanan İslamiyet’ti. «İslamiyet bir süper güçtür» hemen bütün mücahitlerin dillerinden düşmeyen bir slogandı. Hiç kuşkusuz dışarıdan, özellikle de Birleşik Amerika’dan gelen silahlar ve para Kızıl Ordu’nun yenilmesinde önemli bir rol oynamıştı, ama zaferin asıl sahibi, Afganlılara on yıllık acımasız ve katı mücadele sırasında destek olan İslamiyet ruhuydu.

İslam gerçekten güçlüdür. Tüm Müslüman Ortadoğu, Moskova’nın Afganistan’dan mecburi kaçışını İslamiyet’in bu yüzyıldaki en büyük zaferlerinden biri olarak algılıyor. Hem bu zafer, mücahitleri Ayetullah’larla aynı arabaya koşmuyor, İslamiyet Sünni Afganlıların gözünde, Şü İran Cumhuriyeti’ni taklit etmek zorunda değildir. İslamiyet’in başka biçimleri de eşit derecede geçerlidir.

Ulusal kurtuluş savaşında böylesine şaşılacak bir başarıyı beceren bir toplumun temsilcilerinin Afganistan’da ve başka yerlerdeki toplumlarda manevi güç ve kendini adama konularına şimdi böylesine kafayı takmalarında şaşılacak bir taraf yok. Sözü geçen Afganlının içten arzusu da, İslamiyet’in ahlak ilkelerinin getireceğine inandığı değerlerle Amerika’nın güç kazanmasıydı. Birleşik Amerika onun gözünde manevi pusulasını şaşırmış bir ulustu.

İslamiyet’in ahlak ve toplum sorunlarıyla ilgilenen biricik din olmadığı kesin. Hıristiyan ahlakıyla maneviyatı ve kuşkusuz Yahudiliğinkiler de insan yaşamı için o kadar önemli olan bu sorunların ciddiyetle üzerinde duruyorlar. Ama İslam mantığının daha derinine bakmak öğretici olur. Toplumumuzun şu andaki ahlak ve maneviyatından kesin olarak ayrıldığı noktalar çarpıcıdır; hükümet ve ahlakla ilgili teokratik ve laik görüşler arasındaki temel değişikliklere işaret ederler.

Gerçekten de Amerikan toplumunda bir ikilemle karşı karşıyayız. Demokrasinin temel bir ikilemidir bu: Dünyevi kaynaklardan nasıl manevi değerler türetmeli ve yerleştirmeli? Ahlakın kaynakları neler olacaktır? Laik bir demokratik toplum, toplumun bütün olarak onaylayacağı ahlaksal değerler doğurabilir mi? Genel seçimlerden, Anayasa Mahkemesi atamalarından ya da bulanık «toplumsal değerler»den ahlaksal değerler çıkabilir mi? Ya da güncel dünyevi demokrasilerin, devletin tutarlı şekilde yürütebileceği sağlam ahlaksal değerler koymakta giderek daha fazla güçlük çektiği sonucuna varmak zorunda mıyız?

Bu manevi ikilemlerin sosyal düzenimiz için çok büyük bir tehdit oluşturduğu kitabımın tezlerinden biridir. Demokrasi sürecinin işleyişinin sosyal yozlaşma sorunlarının üstesinden gelebileceğinin hiçbir garantisinin olmayışı da kitabın belli başlı bir tezi. Eğer üstesinden gelemezse, toplum o zaman da daha sıkı ve tutucu düzene dönmek isteyecektir.

 

***

Laik Yönelimlere Karşı Tepki

s.222-227.

*Ölüm cezası «mantıklı» olmayabilir, hatta cinayet oranında arzu edilen düşüşü bile sağlamayabilir. Ancak toplum buna rağmen sosyal ve ahlaksal düzenin bozulması olarak gördüklerine karşı isyan etmekte ve toplumun güvenliğini korumaya çalışmakta, sonuçta da tepkisini dile getirmektedir.

*AİDS trajedisi karşısında toplumun yaygın şekilde gösterdiği üzücü edilgenlik, hastalığın ana kaynağının düzensiz ve ahlaka aykırı yaşam biçimi seçimi olduğuna dair toplumun güçlü ve de katı kanısını yansıtmaktadır.

*Amerika’nın günümüzde çocuklara yönelik cinsel taciz ve tecavüz gibi çirkin olaylara gösterdiği kararlı tepki, bazı cani tiplerin ıslah olmazlığını ve sosyal koruma adına bazı bireysel hakları iptal etme gereksinmesini temsil eden bir yasa çıkarmanın ilk çabalarını oluşturmuştur. Washington eyaleti daha geçenlerde, aynı cinsel suçu tekrar edenlerin, nasılsa ıslah olmayacakları kanısıyla, verilen hapis cezasını dikkate almadan, süresiz olarak hapsedilmelerini talep eden bir yasa çıkarmıştır.

*Getto’larda uyuşturucu satıcılarına karşı tetikte olma, davaların kanıtlara dayalı kurallara bağlı oluşu nedeniyle polisin çaresizliği ve güçsüzlüğü oranında gelişmiştir. Kilise, zenci topluluklarında kuvvetli bir bağlılık ve güç kaynağı olmuş, bu toplum Martin Luther King ve Jesse Jackson gibi liderler doğurmuştur. Getto’larda zenci Müslümanlar da birçok mahalle suçlarını -yasadışı yöntemlerle de olsa- durdurmakta özellikle etkin olmuşlardır.

*İslam toplumlarındakilere şaşılacak derecede benzer kaygılar ; dile getiren Amerikan köktendinciliği, destek almayı sürdürüyor. Bu vaizlerin üslubu, lisanı ve önerileri herkesin hoşuna gitmese bile, ortaya attıkları ahlaksal ikilemler kimse tarafından anlamsız olarak gözardı edilemez.

Özetle, ahlaklılığı genellikle bir şekilde dinsel kurumlardan kaynaklanan köktendinci ya da geleneksel değerler, toplum içinde hâlâ etkin bir güçtür ve sosyal normlar tehdit edilince, çoğu kez sert şekilde tepki verirler.

Laiklikten Uzaklaşan Uluslararası Yönelimler

Modern laikliğe karşı direnişin en şaşırtıcı yanı halktan doğma oluşudur. Modern laiklik ani başgösteren bir olay ya da Kilise’nin güçlerine karşı bir defalık kesin bir darbe değildi. Politik, sosyal ve ekonomik değişikliklere sinsice eşlik ediyordu. Yeni laiklik aleyhtarı eğilimlerin de muzaffer Kilise gücünün dirilişini tanımladığı söylenemez. Tam aksine, laikliğe karşı güçlü yeni eğilimler, toplumun İçinde halk ayaklanmaları biçiminde doğmaktadır. Bu gidişe öncülük edenler kesinlikle İslamiyetin ya da Hıristiyanlığın geleneksel, resmi, dinsel kurumları değildir. Bu kurumlar, geleneksel dinsel kurumların toplumda dinin zayıflamasına boyun eğmesi karşısında dehşete düşen bazı iman sahibi kişiler tarafından yönetilmektedir. Yeni tutucu Protestan hareketleri aslında geleneksel Kilise’nin rakipleridir ve ona bir tür kınama olarak oluşmuşlardır. İslamiyette köktendinci hareketlere ruhban sınıfı öncülük etmemiştir. Aksine, bunlar laik güçlerle çoktandır uzlaşan resmi ruhban sınıfı için bir tehdit oluşturmaktadır.

Dinsel diriliş yönelimi tanrıbilim konusunda bir tartışma da değildir; dinsel güdünün doğasından ve aldığı şekillerin bolluğundan kaynaklanmaktadır. Din çoğunlukla bir halkın ulusal karakterinin ve kültür mirasının ayrılmaz bir parçası, başka kültürlere karşı kimliğinin öğelerinden biridir. Polonya’da Katolikliğin rolü, Rusya ve komünizm karşıtı dürtünün bir simgesi olmuştur. İslamiyet, Sovyet Rusya’da Azerilerle Ermeniler, Özbeklerle Ruslar, İsrail’de Filistinlilerle Yahudiler arasındaki farkları dile getirmektedir. Hindistan’da Hinduizmin rolü, çoğunluğu Müslüman azınlığın, Sri Lanka’da da Tamil azınlığı Budist çoğunluğun karşısına dikmektedir. Din, devletler arasındaki farklılıkları da betimlemektedir: İran’ın Şiisini Sünni Suudi’den, İrlandalı Katoliği Protestan İngilizden, Lübnanlı Şiiyi Amerikalı Hıristiyandan ayırmaktadır. Politik, kültürel ve ekonomik rekabetler varoldukça, dinsel farklılıklara, her rakibin karakterini tanımlayacak ve kuvvetlendirecek güçlü birer araç olarak görev düşmektedir.

İkincisi, din, politik ifadenin bir aracıdır. Devlet Orta Çağlar’da Hıristiyanlığın çeşitli şekillerini, başka Hıristiyanlara ve Müslümanlara karşı savaşlarını yönetecek ideolojik bir araç olarak kullanıyordu. Bölgesel rekabet, yerel milliyetçilikten çok, dinsel inancın daha evrensel ideolojik terimleriyle ifadesini bulmuştur. Reform hareketinin politik ve sosyal karakteri büyük ölçüde dinsel bir dille ifade edilmiştir. Günümüzde Sovyet Rusya’da Hıristiyanlığın özelliği bu olmuştur, orada komünist aleyhtarı güçler, devlet aleyhtarı ifadenin en önemli şekliydi. İslam dünyasında Müslümanlık hâlâ birçok politik girişimin bir kilit aracıdır ve uluslararası politikada, Hıristiyan devletlerin uluslararası ilişkilerinde yüzyıllar önce büyük ölçüde son bulmuş bir rol oynamaktadır.

Devletle toplumun oluşturulmasıyla amacı hakkında herhangi başka bir önemli dünya dininden daha fazla söyleyecek şeyi olduğundan, İslamiyet devlete karşı girişilen eylemler için doğal bir araçtır ve otoriterci devlet gücüne muhalefet için meşrulaşmış bir araç görevi yapar. İslamiyet aynı zamanda, Tanrı’nın düzenine karşı işlenen bir günah sayıldıkları zaman devletin yozlaşmasına ve kötü yönetimine karşı da bir protesto aracı olabilir. Dahası; Suudi Arabistan’a karşı İran’ınki gibi, bir devletin öbürüne saldırısını haklı göstermeye de yarar.. Dinsel doktrinlerin kullanılması, kurulu düzene karşı girişilmiş politik hareketlere de yasallık verir, böylece yasadışı bir devlet düzeninin, bir İslam hareketi adına konuşan vatandaşları susturması tehlikesini ve zorluğunu arttırır.

Gerçekten de toplumların stres zamanlarında temel değerlerine dönüş yapmaları doğaldır. Din ise bu değerlerin kalbinde yer alır. Altmışlı yılların Amerikan kültür devriminin baskısıyla Hıristiyan kökten-dinci hareketleri Amerika’da katlanmış olarak dirildi ve artan bir değer karmaşası olarak gördükleri durumu düzeltmek için kolları sıvadılar. Doğu Avrupa’daki Yahudi toplumlarına yapılan baskıların Yahudi toplumunun dini bilincini güçlendirdiğinin kuşkusu yok. Müslüman dünyasında da köktendinci İslamiyet, Batı kökenli, çoğunlukla Müslüman karşıtı ve baskıcı Birleşik Amerika politikaları tarafından kızıştırılmış olarak algıladığı yıkıcı kültür emperyalizmi türünden olumsuz Batı değerlerinin ve çekici kitle kültürünün saldırımdan kendini korumak için ortaya çıkmıştır. Aynı zamanda, İslamiyetin temelindeki politikanın içindeki din unsuru «mantıklı» Amerika/ı toplumunda aforoz konusu olduğundan, Amerika’nın laik toplumuyla İslam köktendinci hareketleri arasında aşılamaz bir uçurum vardır. Gerçekten de siyasallaşmış bir İslamiyet görmek bizi sinirlendiriyor. İran’ın niçin alevler içinde olduğu veya Şii teröristlerinin elçiliklerimize niçin intihar bombalı otomobil saldırıları düzenledikleri bizler için anlaşılır gibi değildir.

Din bu politik rolleri dışında, insanlara sosyal, politik, ahlaksal ve ekonomik sancı zamanlarında dayanak sağlamada kilit bir rol oynamaktadır. Köktenci İslamiyet, kısmen de olsa Batı kültürünün geleneksel, ahlaksal ve kültürel değerleri çökerttiği görülen karşı konmaz seli yüzünden Ortadoğu’da gelişmiştir. Kentlerdeki birçok Müslüman kadın, hatta üniversitelerdeki genç öğrenci kızlar, Batılılaşmış toplumdaki cinsel açıdan kışkırtıcı âdetlerden kaçmak için İslami giyim biçimini benimsemişlerdir. Batı’nın politik ve kültürel değerlerinin İslam toplumunun bazı bölümleri için çekiciliği.-geleneklere bağlı kesimlerin tetikte olmalarına yol açmıştır. Kahire, İstanbul ve Tahran’da giderek çevreye yayılan büyük kentler, köylüleri hızla kendine çekmekte, onları yıkıcı ve bölücü baskılara hedef etmektedir. Kentin yalnızlığını ve vahşetini yaşayan insanların tutunabilecekleri tek güç belki de kişisel iman ve geleneksel değerler olmaktadır. Kentin kazanında kişisel kimliğin kaybı son derece tehlikeli olup, avuntu ve huzur kaynağı, aynı zamanda da kişisel kimliğin vurgulanması olarak dine dönme arzusunu uyandırmaktadır. Müslüman dünyasında köktenci hareketlere eşanlamlı olmasa da, kişisel dindarlığın gelişimi için temel kaynaktır bu.

Amerika’da da dine ilgi büyük ölçüde sürmektedir. Geleneksel Kilise kurumlarının dinsel yoğunluklarını kaybettikleri yerlerde köktendinci veya İncilci hareketler onların zararına kuvvetlenmektedir. Geleneksel Kilise’nin, çoğu cemaatlerine kaygı duyuran konularda mücadele edecek yerde, rahat bir sosyal rol oynadığı görülmektedir. Göç ve El Salvador gibi sorunların üzerinde durulmasının, cemaatin hayatında Tanrı’nın güçlü dinsel mesajını hafiflettiği görülmektedir. Oysa bu mesajlar İncilci hareketlerin çekiciliğini belirgin şekilde arttırmaktadır. Öte yandan başka bazı Amerikalılar da gizemliliğin kaybolması düş kırıklığına uğrayarak, Asya dinlerine ve özellikle Budizm’e dönmüşler, bunlarda çağdaş yaşamın yapay parıltıları arasında daha büyük bir anlam ve amaç aramaya girişmişlerdir. İncilci dürtüler İngiltere’de de yayılmıştır. 1990’da atanan yeni Canterbury Başpiskoposu, sulanmış ahlaksal vaazlar uğruna Hıristiyan inanışının gizemciliğinden ve temel tezlerinden uzaklaştığı için Amerika Kilisesi’ni kınamıştır.

Din bütün bu nedenlerden dolayı bir fenomen olarak hiçbir zaman gücünü yitirmeyecektir. Sosyal karmaşa, kişisel ve ulusal kimlik arayışı ne kadar büyük olursa, dinin önemli bir ifade aracı olarak rolü o oranda artacaktır. Milliyetçilik ve din kuramsal olarak her ne kadar rakip ideolojileri temsil ediyorlarsa da, birçok durumda birbirlerini desteklemektedirler. Ayrıca yaşamlarının din sayesinde olağanüstü değiştiğini hissedenlerin üzerindeki müthiş etki, sadece psikolojik ve sosyolojik kavramlarla açıklanamaz. İnsan toplumlarının gelecekte kendilerini yönetmeleri için büyük bir olasılıkla en iyi yol olan laik demokrasilerimiz, bütün toplumlarda varolan dinsel öğelerle hemen hemen sürekli bir gerilim içinde bir arada yaşayacaktır.

Dinle Demokratik Laik Devlet Arasındaki Çekişmeler

Ancak demokratik çerçeve içinde laik değerler için yapılan mücadele tamamiyle kaybedilmiş değildir. İlginç olan, Pakistan gibi koyu İslamcı ülkelerde bile dinle demokrasi arasında bir fikir birliğine varma sorununun hâlâ büyük olmasıdır. 1988’de bir İslam ülkesindeki ilk kadın başbakan olan Benazir Butto, daha köktendinci yönelimli selefi Ziyaül-Hakk’ın sıkı kurallarından bazılarını hafifletti. Pornografi de daha laik bir hükümetin gevşek kuralları altında Pakistan’da yine ortaya çıkmaya başladı.

Aynı zamanda Pakistan’ın dinsel, sosyal ve ahlaksal uygulamalarının nasıl olması gerektiğine dair kendi belirgin görüşleri bulunan Şii azınlığı, Pakistan’ın şimdi aşırı dindar Sünni Müslüman devlet yerine laik bir devlet olmasını yeğliyor. Laik bir devlette Sünni çoğunluk en azından kendi dinsel görüşlerini ülkede herkese zorla kabul ettirmeyecek. Böylece Müslüman devletlerde bile demokrasi ve laik devletin «dinsel tarafsızlığının, çoğu kez dinsel özgürlüğün, aynı zamanda din dışı özgürlüğün, başka herhangi bir hükümet sisteminde, hatta İslam hükümetinde olduğundan daha güvenilir bir korumacısı olarak algılandığını görüyoruz.

Sovyetler de dinsel ilgilerin artması olayını anlamak açısından daha iyi durumda değildir. Tabii Marksizmde her din, gelişimin ilkel evrelerini temsil ediyor ve kesinlikle «halkın afyonu» olarak kabul ediliyordu. Marksizmin «bilimsel» yasaları uyarınca sosyalist (ya da komünist) toplumlarda dinin bir yeri olmamalıydı. Bu toplumlarda «dinin uyuşturucusu olduğu umutsuzluk kaynağı» sömürü ortadan kalkmıştı ne de olsa. Moskova canlı ve enerjik İslam inanışının kendi Müslüman halkları arasında niçin ayakta kaldığını açıklayabilmekten aciz kalmıştır. Dahası, Rusya’da Hıristiyan inancının yoğunluğu, komünist baskısının en kötü yıllarında bile komünist makamlarının başına bela olmayı sürdürmüştür. Bugün tekrar ortaya çıkması çok etkileyicidir. Güçlü ve militan dinsel inanç düşüncesi Marksisti, Batılı bilinmezciden (agnostik), hatta tanrıtanımazdan daha fazla paniğe düşürmektedir. Çünkü Marks’a göre bilimsel olarak «öyle olmamalıydı».

Demokratik laik kurumlarla dinsel inanışlar arasındaki çekişme, normal olduğu gibi, insan toplumunun tamamlayıcı yönleriyle gereksinmelerini temsil etmek açısından mutlaka arzu edilir bir durumdur. Her iki öğe birlikte var olmadıkları -devlet Kilise’yi yıkmaya ya da Kilise devleti devralmaya kalkıştığı- takdirde, sonuç büyük dert olacaktır. Bu karşı karşıya geliş, gelecek çağın kalıcı özelliklerinden biri olabilir ve tarihin felsefi planda bile asla bitmediğini gösterir. Büyük fikirlerin tarihsel diyalektiğinin, dinle demokratik laikliğin dünyanın birçok yerinde hâlâ çekişen ve çözüme ulaşması olanaksız görünen güçleriyle işi bitmiş değildir.

  1. 222-227.

ALINTILAR: G. E. Fuller, Demokrasi Tuzağı  (orijinal adı: The Democracy Trap) ; Çeviri: Meral Gaspıralı ; Altın Kitaplar Basımevi; 1. Baskı, İstanbul-Nisan 1996.

Leave a comment