# Etiket
#EDEBİYAT #GÜNDEM

Gazi KARABULUT: “BİZ ANADOLU’YA ÜLKÜ VE İMAN GÖTÜRÜYORUZ.”

BİZ ANADOLU’YA ÜLKÜ VE İMAN GÖTÜRÜYORUZ

Gazi KARABULUT

1919 yılı Mayıs’ının 19. günü Samsun’a çıktım.

 

Genel durum ve görünüm:

 

Osmanlı Devleti’nin içinde bulunduğu grup, Dünya Savaşı’nda yenilmiş…

 

Ordunun elinden silahları, cephaneleri alınmış ve alınmakta…”[1]

 

Evet,

 

Bundan 100 yıl önceye ait manzarayı umumiye, tarihin akışına yön verecek olan kumandan tarafından böyle şerh ediliyordu. Üstelik o kumandanın Samsun’a ulaşma ihtimalini ortadan kaldırmayı planlayanlar vardı ve planlarından da emin olduklarını belirtiyorlardı.

 

İngiliz istihbarat subayı Yüzbaşı Bennett katıldığı bir ziyafette ağzından kaçıracaktı planlarını:

 

“Hükümet, Mustafa Kemal Paşa adında genç bir Türk generalini umumi müfettiş olarak Anadolu’ya göndermeye karar vermiş. Paşa’da bir Türk vapuruyla yola çıkacakmış amma Mustafa Kemal Paşa asla Samsun’a ulaşamayacak…”[2]

 

O öyle dese de ümitsizliğin damarda akan kana dönüştüğü, devletin başındaki iradenin çoktan teslim bayrağını çektiği, ülkenin bütün yönlerden işgal edildiği bir demde Samsun’a çıkan Gazi Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya ülkü ve iman götürecek ve o gün ile ilgili hissiyatını şöyle dile getirecekti:

 

Ben, Samsun’u ve Samsun halkını gördüğüm zaman memlekete ve millete ait bütün tasavvurlarımın, kararlarımın yerine getirilebilir olduğuna bir defa daha kuvvetle inanmıştım. Samsunluların hal ve tavırlarında gördüğüm, gözlerinde okuduğum vatanseverlik, fedakarlık, ümit ve tasavvurlarımı müspet bir inanca götürmeye yeterli olmuştu.”[3]

 

Düşünün ki devletin yöneticileri bağımsızlık şuurunu yitirmişken, orduları dağıtılmışken, millet fakr-u zaruret içinde kıvranmakta iken Atatürk, Ankara Halkevinde yaptığı bir konuşmada verilen mücadeleyi şöyle ifade edecekti:

 

Ben 1919 senesi Mayıs’ı içinde Samsun’a çıktığım gün, elimde hiçbir maddi kuvvet yoktu. Yalnız büyük Türk milletinin asaletinden doğan ve benim vicdanımı dolduran yüksek ve manevi bir kuvvet vardı. İşte ben bu ulusal kuvvete, bu Türk milletine güvenerek işe başladım. Samsun’dan Anadolu içlerine kırık bir otomobille gidiyordum… O kırık otomobil Anadolu içlerinde ilerlerken ben daima düşünür ve yaverime “Dağ başını duman almış” marşını söyletirdim. Ben Türk ufuklarından bir gün behamehal bir güneş doğacağına, bunun hareket ve kuvvetinin bizi ısıtacağına, bundan bize bir güç çıkacağına o kadar emindim ki, bunu adeta gözlerimle görüyordum. O marşı okutup tekrar ettirmekteki maksadım, Türk’ün bu güneşi doğunca, muvaffak olacağını anlatmaktı.[4]

 

İşte şimdi yüz yıl sonra aynı ruh ve coşkuyla Türk gençliği mesuliyetini idrak etmeli ve yeniden tarihin şeref levhasına Türk adını altın harflerle yazmalıdır.

 

Bunun için, milli bir şuura sahip olmalıdır. O şuur Türk milliyetçiliği şuurudur.

 

Peki Atatürk’ün, Türk gençliğine emanet ettiği milliyetçilik şuuru neslimizin pusulası olmuş mudur?

Ya da nedir emanet bırakılan Türk milliyetçiliği şuuru?

 

Unutmayalım ki Türk milliyetçiliği, Türk milletine duyulan derin sevginin asırları aşan tarihi duyuş ve yaşayışının adıdır.

Milliyetçilik bir milletin hayat damarıdır.

 

Ve akla gelebilecek “Milliyetçiliğe neden ihtiyaç var?” gibi bir soru milliyetçiliğin de somut karşılığını ortaya koymaktadır.

 

Milliyetçiliğin meydana gelmesi için:

 

Milli kültürün toplumda ve toplumla oluşması;

Aidiyet şuurunun milletin fertleri tarafından kazanılması;

 

Milli bir ülküye sahip olabilmek için ise kültürel değerlerin toplumla buluşması;

Milletin, kendi değerlerini muhafaza edebilmesi;

Dış etkenlere karşı direnç sergileyebilmesi;

Ortak bir tavrın oluşabilmesi milliyetçiliğe neden ihtiyaç duyulduğunu açıklar.

 

Ayrıca;

Milletin ve millete ait değerlerin sosyal, siyasal, ekonomik birliktelik sergileyebilmesi için;

Tarih şuurunun kazanılması ve bu şuurun milleti geleceğe taşıması için;

Milli tavır ortaya koyabilmek için;

Milletin zaferleri ile bütünleşip kederleri ile tek vücut olabilmek için;

Milletin varlığını devam ettirebilmesi ve milletler arası arenada söz sahibi olabilmesi için;

Birey değil, toplum temelli bir yaşam tarzının benimsenebilmesi için milliyetçiliğe ihtiyaç vardır.

 

Milletin varlığının, bireyin kendi varlığına da güç kattığını fark ederek fertten topluma, toplumdan millete uzanan bir şuur için milliyetçilik vazgeçilmez bir gereksinim olarak görülmektedir.

 

Öyleyse Milli mücadelenin 100. yılında 100 yıl önceki milli şuura hatta yüz yıl önceki milli şuurun çekirdeğini oluşturan 1284 yıl önceki Bilge Kağan yazıtındaki şu satırları hiç unutmamak gerekmektedir:

 

““Ben, Türk Bilge Kağan, Tanrı irade ettiği için hakanlık tahtına oturdum. Ey milletim, ey hanedanım! Sözlerimi dikkatle dinle…

Tanrı yardım etti, Türk kağanı oldum. Dağılmış milletimi bir araya topladım. Fakir milletimi zengin ettim. Azalmış milletimi çoğalttım. Atalarım Bumin Kağan’a ve İstemi Kağan’a layık bir evlat olmaya çalıştım…

Sonradan bilgisiz, kötü kağanlar Türk tahtına oturdular. Onların kötü idaresi ve Çinlilerin hilesi yüzünden Türk milleti zengin ülkelerini kaybetti. Türk kağanlarının cihanı tutan şevketi mazi oldu.

Bu yüzden Çinlilere beylik eden Türk kişizadeleri köle, Türk kızları cariye oldu. Türk beyleri şanlı isimlerini bıraktı, Çince isim kullanmaya başladılar. Türkler, Çin kağanına tabi olup elli yıl onun acıklı ve utandırıcı idaresinde yaşadılar…

Ey Türk Oğuz Beyleri! Üstten gök çökmedikçe, alttan yer delinmedikçe bil ki,  Türk milleti, Türk yurdu, Türk devleti, Türk töresi bozulmaz.

 

Ey Ölümsüz Türk Milleti!

 

Titre ve kendine dön.

 

 Su gibi akıttığın kanına, dağlar gibi yığdığın kemiklerine layık ol.” [5]

 

 

[1]   Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Gençler İçin Fotoğraflarla Nutuk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Mart 2017, İstanbul, s,1

[2] Ümit Doğan, Çarpıtılan Tarih Hesaplaşma, Kripto Yayınları,s,42, Aralık 2018, Ankara

[3]  İlber Ortaylı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Kronik Kitap, Ocak, 2018, İstanbul, s, 167

[4] Atatürk’ün Söylev Demeçleri, C:ıı, s,284 (Düşünce ve Tarih Aylık Tarih Dergisi, Mayıs,2018, Yıl,4, Sayı,44 s,49)

[5] Prof. Dr. Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, syf, 23 Hisar, 2003

Leave a comment