# Etiket
#EDEBİYAT #Yazar Okulu

Misli BAYDOĞAN: Edebiyat Psikolojisi Mümkün Müdür?

Edebiyat Psikolojisi

Mümkün Müdür?

 

Misli BAYDOĞAN

 

Okurken çok beğendiğiniz bir kitabın yazarını ille de tanımak isteyenlerden misiniz? Yazar eğer hayattaysa ve diyelim ki sizin için ulaşılabilir bir konumdaysa, gidip elini sıkmak, eserinden ötürü tebrik etmek, başarılar dilemek ya da benzer gerekçelerle bire bir iletişim kurmaktan yana mısınız? Yoksa yazarı tanımanın okuduğunuz kitabın (öykü, şiir, roman olabilir) büyüsünü bozacağını düşünerek buna hiç yeltenmez misiniz? Belki sadece arama motoruna adını girip, nasıl bir insan olduğunu, neye benzediğini görmeyi, internete yüklenmiş bir videosu varsa sesini duymayı tercih eder ama onunla yüz yüze gelme ihtiyacı duymazsınız. Günümüzde sosyal medya kullanan yazarlara ulaşmak belki bu işi biraz daha kolaylaştırıyor. Bazen kitapların arka kapaklarında, günümüzde kaleminden ziyade şöhretine güvenerek kitap yayınlayan bazı isimlerin de doğrudan doğruya ön kapakta yazar fotoğraflarına rastlayabiliyoruz ki bu örnekler daha kitabı elimize alır almaz onu kaleme alanın siması ve genel görünüşüyle ilgili bilgiyi vermiş oluyor: “Bak bunu ben yazdım, ona göre!”

Pekiyi, bütün bunlar önemli mi; yazarın çehresi, kaşı gözü, giyim tarzı, konuşma üslubu… Onun kim olduğunu merak eden okur için elbette önemli. Dış görünüm “kim” olduğunun sadece küçük bir kısmı bile olsa, yazarı tanıma arzusu duyanlar için önemli bir başlangıç. O zaman burada soru, şöyle sorulabilir; okur, yazarı neden bilmek ister? Yazarı tanımak, kişiye okuma sürecinde edindiği bilgilerden ve hissettiği duygulardan daha fazla ne sağlar?

“Edebiyat psikolojisi” diye bir alt dalın çalışıldığını duyduğumda, büyük bir merakla konuyla ilgili yazılmış çalışmaların bazılarını okumuş ancak tatmin edici ve ayakları yere sağlam basan bir kuramsal çerçevenin çizilemediğini görerek bir miktar hayal kırıklığı yaşamıştım. Çalışmalar genel olarak iki bakış açısına dayanıyordu. Bunlardan ilki, bir edebi metinde psikolojinin izlerini sürmeye, yani eserdeki insan (ve varsa hayvan) davranışları üzerinden çoğunlukla kurgu olan karakterlerin psikolojik tahlillerini yapmayı içeriyordu. Örneğin satırların arasında, roman kahramanını intihara götüren karakter yapısının ipuçlarını aramak, bir kahramanın kara sevdaya düşmesini mümkün kılan karakter özelliklerini genel olarak tahlil etmek ya da bir madde bağımlısının hayatındaki diğer bağımlılıkları incelemek ve onu bağımlı yapan çocukluk veya geçmiş yaşam olaylarını irdelemek gibi. Biyografi ve otobiyografiler dışında tamamen yazarın kurgu yeteneğine ve gözlem gücüne dayanan bu profiller üzerinden genelleme yapmak ve gerçek hayattaki insan davranışlarına bu genelleri uyarlamak, bizi ne kadar sağlıklı sonuçlara götürür, bunu şimdilik bir kenarda tutalım.

İkinci bakış açısı da, yazarın yazdığı tüm eserleri bir analize tâbi tutmak ve tekrarlayan temalar, olayların yorumlanışındaki temayüller, kurduğu neden-sonuç ilişkileri ve benzeri bazı özellikleri değerlendirerek onun psikolojik portresini çıkarmaya yönelikti. Buna ilişkin yapılan çalışma ve denemelerin kuramsal olmak bir yana ancak bir “teklif” olarak edebiyat araştırmalarında kendisine yer bulabileceğini düşünenlerdenim. Bizi bir yazarın karakterine ulaştıracak miktarda veriye ulaşabilmek için hiç değilse onlarca eser kaleme alınmış olmasının gerekliliği bunun bir nedeni… Daha pek çok neden de sıralanabilir ancak tek tek bunları açıklamak yerine konunun başka bir yönüne dikkat çekmek isterim. Klasik sayılan eserlerin, artık hayatta olmayan kalemlerinin geçmişe dönük olarak bilinen hayat öyküleri ile yazdıkları hikâye ve romanlardaki örtüşen noktaları bir araya getirmek, bunları gün yüzüne çıkarmak, hakkında tezler ve makaleler yazmak hem romantik hem iyi niyetli hem de kim ne derse desin muhakkak öğretici sonuçlar ortaya çıkaran bir çaba olur. Bu sayede bir Ahmet Haşim melankolisinden, Sabahattin Ali dikkat ve organizasyon noksanlığından (Bu tamamen kişisel yorumum), Sait Faik bohemliğinden ve benzeri örneklerden söz edebiliriz. Ancak bunları bizzat yazara doğrulatma imkanı hemen hiç yoktur. Gel gelelim yaşayan yazarlar üzerinden böyle bir denemeye girişmek özellikle “sosyal medya sonrası” olarak adlandırabileceğimiz içinde bulunduğumuz çağda, son derece mesafeli durulması gerektiğini zannettiğim bir deneme olur. Nedenlerini kendime göre açıklamaya çalışayım.

Sevdiğimiz bir kitabı kimin yazdığını, yazarken hangi kaynaklardan beslendiğini, nelerden esinlendiğini, nasıl bir insan olduğunu merak etmek, kitabını imzalatmak benim de sıklıkla yaşadığım (Eskiden daha çok oluyordu itiraf etmek gerekirse) masumane bir durumdur. Çoğumuzun peşinde olduğunu onay görme ihtiyacının belki bir çeşit tersine çevrilmiş halidir de diyebiliriz. Ayrıca yazma hevesinde olan veya halihazırda yazan kişiler için daha önceden gidilmiş yolların aydınlanması ve belirginleşmesi öğreticidir de. Kendi adıma söylemem gerekirse yazma serüvenimde yazarlarla yapılan söyleşilerden, biyografi ve otobiyografi türü çalışmalardan, nasıl çalışılması ve bir eseri ne şekilde değerlendirmek gerektiği gibi konularda çokça faydalandım ve faydalanmaya devam ediyorum. Tecrübe parayla satın alınması pek mümkün olmayan bir hazine. Diğer yandan, sosyal medya kullanıcıların çok yakından bildiği üzere zamanımızın ruhu son on yıldır giderek kirlenip, her geçen gün ortaya biraz daha karanlık bir tablo çıkarmakta. Artık anonim bir profil fotoğrafının ardından, sahte isimlerle (hatta bazen doğrudan doğruya kendisi olarak) her türlü toplumsal değerden kendisini muaf sayarak ve yaptığını kendisine sürekli pompalanan “kişisel hak ve özgürlükler” kapsamında düşünerek hiçbir kişisel filtreye tabi tutmadığı dürtülerini, cümle yapısına büründürüp “şahsi kanaat” imişçesine ifade eden bir kitle ile yaşıyoruz. Karşı karşıyayız diyecektim ama düşündüm de aslında o kitlenin tam ortasındayız; artık böyle yaşıyoruz. Freud’un psikanaliz kuramı ile söylersek sanal dünyada süper ego ortadan kalktı, ego işlevini yitirdi, artık ilkel benliğimiz olan id ile var oluyoruz. Lacan’ın terimleri ile ifade edecek olursak da ikili karşıtlıklarla (iyi-kötü, ahlaklı-ahlaksız, sevilen-nefret edilen vb) belirlenen ve bizi hakikatimizden (o buna Gerçek diyor)  kalıcı olarak ayıran Simgesel düzen (dili öğrenerek girdiğimiz toplumsal alan) giderek daha tekinsiz bir zemin haline geliyor.

Bir gün işlerini beğenerek takip ettiğimiz bir yazarın genç kadınları taciz ettiği haberi ile uyanıyor, üzerinden fazla geçmeden bunun aslında doğru olmayabileceğine dair paylaşımlara maruz kalıyoruz. Bir başka gün sevdiğimiz bir başka yazarın içinde bulunduğu aracın karıştığı kazada karşı taraftaki sürücü ve yolcunun öldüğü haberi ile üzülürken çok kısa sonra aslında aracı kullananın sevdiğimiz yazar olduğunu ve suçu yanında oturan kişiye isnat ederek ceza almaktan kurtulmaya çalıştığını anlıyoruz. Çok sevilen bir şair durup dururken (en azından ortada bu görüşlerini dile getirmesinin ilgi çekmek dışında bir gerekçesi görünmüyorken) çok kıymetli ve ortak kültürel değerlerimizde kilit bir role sahip tarihi bir figür için ipe sapa gelmez sözler edebiliyor. Bunun akabinde sosyal medya kullanıcıları müthiş bir hızla kamplara bölünerek karşılıklı kırıcı ve çok çirkin yerlere varacak düzeyde bir tartışmaya düşüyorlar. Etkisi en fazla bir gün kadar hissedilen bu gerilim yerini aynı hızla bir başka tuhaf ve insanın anlam dünyasını alt üst eden çatışmaya bırakıyor.

Şimdi böyle bir ortamda, yazarın hayatını didiklemek, onun karakterini analiz divanına yatırmak, yazdıklarından kişiliğini, kişiliğinden yeteneklerini yorumlamak gerçekte neye hizmet eder bir düşünmemiz gerekir. Kendi değer yargılarımızla örtüşmeyen bir hayat tarzı ya da alışkanlıkları olan yazarların eserlerini red mi edeceğiz, yoksa eseri yazarından ayırıp, bağımsız bir varlık gibi mi ele alacağız?

Yazar bir suç işlemişse ne olacak? Farz edelim ki hüküm giymiş, yaptığının cezai sorumluluğunu üstlenmiş bir erişkin ile maskülen değerlerin genel geçer olarak pirim yaptığı toplumlarda “çapkınlık” adı altında kabul gören, daimi olarak karşı cinsten, genç meslektaşlarına, öğrencilerine ya da hayranlarına, karşılıklı kabul içinde değerlendirilemeyecek davranışlarda bulunan bir erişkinin psikolojisini nasıl değerlendirmemiz gerekecek? Hep erkeklere ilişkin örnek vermiş gibi olduk ama mesela evde çocuklarına fiziksel veya duygusal şiddet uygulayan bir kadın yazar o zaman nerede duracak? Kabul sınırı nereye çekilecek?

İyi bir edebiyat okuru şunun her zaman farkındadır ki, nitelikli edebi ürün steril bir hayattan çıkmaz. Derli toplu yaşayan ve toplumun genel beklentilerine rest çekmeyi göze alamayan kişilerin yazma istekleri olsa bile neticede ortaya çıkardıkları çalışma, herhangi bir konunun dilbigisi kurallarına uygun biçimde (en azından bunu yapabilir diye umarız) başı sonu belli olarak, düzgün bir yazılı ifade ile anlatıldığı çok uzun bir metin olmuş olur. Bize hayatın her gün alıştığımız yüzünden farklı bir pencere sunan eserlerin ruhumuzda derin izler bırakması da bundandır. Kaostan ve çatışmadan beslenmişlerdir. Yazarın içsel çatışmaları, hayatla olan kavgası, insanlarla olan mücadelesi ne kadar gerçek ve biricikse, yazdıklarındaki derinlik ve hayata temas noktaları o kadar güçlü olacaktır diye düşünüyorum. Kaldı ki onu yazmaya iten de tam olarak bunlar olsa gerektir. Mutlu ve mutmain bir insan neden oturup ömrünü sayfalarca yazı yazmakla geçirsin?

Naçizane önerim yazarı rahat bırakmaktan, psikolojisini çözümlemeye, onu yakından tanımaya çalışmaktan ne niyetle olursa olsun imtina etmekten yanadır. Yine de merak çok insani bir duygudur ve her gün baş etmek zorunda kaldığımız, nereden geldiğini bilmediğimiz ve bizi zora sokan dürtülerimizin belki de en masumudur.

Dolayısıyla “Edebiyat psikolojisi mümkün müdür?” sorusuna bendenizin cevabı bunun mümkün sınırları içinde olmakla birlikte yararlılık ve elverişlilik yönünden kıymet-i harbiyesinin son derece tartışmalı olduğu şeklindedir.

Leave a comment