# Etiket
#Kültür/Sanat #Tarih

Anadolu Tekke ve Tarikatlarının Değeri / Bekir DENİZ

Anadolu Tekke ve Tarikatlarının Ekonomik ve Politik Yönden Değeri

Bekir DENİZ

KAYNAK: TÖRE, Sayı: 109, Haziran 1980, s. 27-31

Klâsik anlatımla tekke; din ve tarikat mensubu kimselerin ibadet yaptıkları ve barındıkları yerlerdir. Dergâh, Zaviye. Âsitâne, Hankâh (Hânikâh) isimleriyle de bilinir.

Tarikat, Mezhep ve Tasavvuf kelimeleri mâna bakımından birbirleriyle ilgilidir; tarikat, Arapça “Tarik” sözcüğünden gelir. Türkçe’de gidilen, tutulan “yol” anlamındadır. “Tanrı gerçeğine ulaşma isteğiyle tutulan yol”(l), “kişiyi Allah’a ulaştıran zevk, neş’e, irfan, îlâhî aşk ve cezbe yolu” olarak tarif edilebilir(2).

İslâmi bir yaşayış tarzı olan Tasavvufun belli bir tarif şekli yoktur. Tasavvufta, tarikatlarda olduğu gibi, nefisle mücadele esastır; nefis insanı kendi arzu ve isteklerine hizmet etmeye zorlar. Tasavvuf ise, kendi isteklerini bırakıp “Hak”kın takdirine razı olmaktır. Bu da yaşamakla yerine getirilebilir. Mezhep, ‘itikat’da (inançta-amelde) yani ibadet-Allah’a karşı olan kulluk ödevlerimizin yerine getirilmesinde, dünyaya ait dinî emirlerde uyulması gereken yol ve emirlerin tümüdür.” Başka bir deyişle mezhep ilim, tarikat irfan yoludur (sezgi ve ruhî yaşayış nefisle mücadele  yoludur (3).

Tekke’yi kuran ve idare eden din büyüklerine Şeyh, Mürşid; Mürşide bağlı -inanan kimselere de Mürid denilir(4). Mürşid; Veli, Derviş, Salih, Pir, Abdal, Baba, Eren, Alp, Gazi, Seyyid adlarıyla da bilinir.

Alp-Eren’ler erkek olduğu gibi, kadın erenler de vardır. Bunlara “Bacı” ismi verilir. Bugün Anadolu’da kadın dervişlerin hatıraları halen yaşamaktadır (Kırk Kızlar – Üç Bacılar vb,). Kadın eren ismiyle tanınan mevcut tekke-zaviyelerin kadın dervişlerce kuruldukları bilinmektedir(5).

“İslâmiyetten evvelki Türk Alp’leri, İslâmiyetin gaza ve cihad mefhumları Türkler arasında yerleştikten sonra, “alp-gazi” (Müslüman-Türk Kahramanı) ismini almışlardır. Tasavvuf cereyanı ve muhtelif tarikatlar halk arasında yerleşince, alp-erenler, yani savaşçı dervişler şekline girmişlerdi ve bunlar bilhassa uçlarda (sınırlarda) görülüyorlardı”(6). Bugün, düşman ülkelerine girip, düşman topraklarında yerleşen, bir dergah etrafında toplanıp çevresini müslümanlaştıran bu dervişlere  “Alp-Erenler”  denilmektedir.

Sadece Türklük ve Müslümanlığın yayılması amacıyla ömürlerini tüketen, binlerce kilometrelik yol yürüyüp, yeni ülkeler fetheden, Anadolu’yu Türkleştirip-İslâmlaştıran(7) bu insanların edebiyatımıza katkısı herkesçe malûmdur. Ekonomik ve politik yönden değerleri de oldukça büyüktür.

Türk-İslâm Dünyasındaki tekke-zaviye mimarisinin menşeî Orta Asya’nın Ribat yapılarına bağlanmaktadır; Ribatlar savaş zamanında kale, barış zamanlarında konaklama görevi yapan binalardır. Bir tarikata mensup zengin bir şahıs veya mürşid tarafından inşa edilen bu yapılar vakıf eserlerdi. Dervişlerin, yolcuların, gariplerin toplandığı ve ziyaretçilerine yemek verilen bir yer olan ribatlar Selçuklular zamanında Kervansaray, Osmanlılar devrinde de Han ismiyle kurulmuşlardır(8).

islâm âleminde ilk ribatlar IX. yüzyılda gelişmeye başlamıştır. Bilinen en erken tarihli ribat, Abbasi valisi Hartama’nın H. 180 (M. 796) yılında inşa ettirdiği Monastır Ribatı’dır. Ağlebi Emiri Ziyâdet-Allah’ın yaptırdığı Sus Ribatı H. 206 (M. 821) tarihlidir(9). XIII. yüzyılda tarikat-lara ait müesseselere hanikâh, zaviye, tekke isimleri veriliyordu. Suriye, Filistin ve Hicaz’daki ribatlar ise, misafirhane ve tekke mânâsında  kullanılıyordu(10).

Anadolu’da zaviye-tekke’ler şehir içerisine veya ıssız yerlere yapılmıştır. Genel plân şemaları; ortada bir cami ve bu cami etrafına yerleştirilmiş iki hücreden teşekkül eder. Çoğu kere, tekkenin yakınında veya bitişiğinde şeyhin mezarı bulunur(11).

Selçukluların kuruluş devrinde tekkeler tehlikeli, ıssız yerlere bina edilerek, çevrenin Türkleşmesi ve Müslümanlaşmasını sağlıyorlardı. Aynı zamanda, henüz şuurları i t ikrara kavuşmamış Anadolu’ da yol emniyetini temin edip, gelip-geçenleri barındırıyorlardı (12). (Konya, Kayseri Tokat çevresinde bugün, birçok zaviye hâlen ayaktadır), özellikle ticaret hayatının geliştiği II. Alâeddin Keykubat ve II, Gıyâseddin Keyhûsrev devirleri arasında (1219-1243), ticareti yönlendirmek ve bir konaklama yeri olarak yapılan Kervansarayların görevlerini de yerine getiriyorlardı-yapıyorlardı.

Şehir içerisinde yapılan kervansaraylar genellikle, Selçuklu devri sonrasına aittir. Tekke-Zaviye’lerin de aynı şekilde olduğunu zannediyoruz; 1308 yılında Selçukluların yıkılmasından sonra teşekkül eden Beylikler ve Osmanlı çağında, “Zavi-yeli Camiler”, “Ters (T) Tipi Camiler” şeklinde isimlendirilen camilerde, cami etrafına yerleştirilen tabhaneler (zaviye) dervişlerin hizmetine verilmiş  yapılardır(13). Bu tür eserlerin Bursa, Edirne çevresinde çok sayıda örneğini görmek mümkündür.

Mutasavvıf dervişler devrin din adamı, ileri geleni, adaletin temsilcisi, bilgin ve felsefecisidirler. İlk devirlerde tekke ve medreselerin iç içe çalıştıkları bilinmektedir (14); mimari yönden, medrese, zaviye ve tekke plânlarının ortak özellikler arz ettiği bilinmektedir(15). Fonksiyonları bakımından ise, Selçuklu devri medrese, şifahane (hastane) ve zaviyeleri birbirine benzer. Devrin mutasavvıf dervişleri’nin medreselerde ders verdiklerini biliyoruz: Aksaray Zinciriye Medresesi Müderrisi ve Halvetîyye Tarikatı’nın Cemaliyye Kolunun kurucusu Şeyh Cemaleddin Mehmed (Muhammed) Aksarayî, Aksaray Darüşşi fasında (şifahane-hastane) dersler vermekteydi. Yine, Halvetîyye Tarikatının Mısriyye koluna mensup Niyazi Mısrî İstanbul Sokullu Mehmet Paşa Medresesinde dersler vermiştir. Bayramîyye Tarikatı’nın kurucusu ünlü Hacı Bayram Veli Kayseri de müderrislik yapmıştır(16).

Selçuklular devrinde şifahanelerde (Bimarhane) ruh ve sinir hastalıklarının musikiyle tedavi edildiğini kaynaklardan öğrenmekteyiz. Zaviyelerin de hastane görevi yaptığı, ruh ve sinir hastalıklarının tedavi yeri olarak kullanıldığı söylenmektedir(17).

 

Anadolu’nun fethinden sonra alperenlerin yanısıra, bir çok tarikat kurulmuş, nice şeyh ve dervişler yaşamıştır; içlerinde Türkistan, Suriye ve Mısır’dan gelenler vardır. XIII. asrın ortalarında, Anadolu’da tasavvufun oluşmasına ve bağlı bulunduğu tarikatın yayılmasına çalışan mutasavvıflar arasında Sühreverdiye Tarikatına mensup Evhad’üd-din Ihımid El Kirmanî, Şeyh Muhyiddin İbnül-Arabi, Sadrüddin Konevî, dünyaca tanınan Celâ-leddin Rumî, Müeyyedü’d din El Cendi, Sa’düd-din Ferganî, Fahrüd-din bin İbrahim Irakî(l8), tasavvurun büyük ismi Yunus Emre, Bektaşi Tarikatının piri Hacı Bektaş-ı Veli, Bayramiyye Tarikatının kurucusu Hacı Bayram Veli, bilgi ve adaleti ile tanınan Şeyh Hamid-i Veli (Somuncu Baba), oğlu Baba Yusuf Hakikî bunlardan bazılarıdır(19).

Selçuklu ve Osmanlı Padişahları tekke ve dervişleri daima gözetmiş ve desteklemişlerdir; padişahların içerisinde şeyh ve mürid olanlar vardır. Şeyh Edebalî müridi Osman Gazi’ye devleti kurarken yardım etmiştir (20). Orhan Bey, Geyikli Baba münasebeti herkesçe bilinir. I. Murat bir Ahi idi. Bayramiyye Tarikatına vergi muafiyeti tanıyan II. Murat’a Emir Sultan kılıç kuşatmıştır(21). Fatih Sultan Mehmed bir “mutasavvıf”tır(22). I. Ahmet’in Şeyh Aziz Mahmud Hüdaî’ye (1453-162S) olan yakın sevgisi tarihçilerce malûmdur (23)

Eski Türk töresi üzerine kurulan Anadolu Selçukluları devrinde sınırlara Türk boyları yerleştirilir (uç boyları-suğur), buralar kendilerine dirlik olarak verilirdi. Bu sayede yurd düşmana karşı güvenlik altına alınırdı. 1299 yılında İmparatorluk haline gelen Kayı Boyu’na da 1230 civarlarında Söğüt ve Domaniç verilmiş, Bizans’a karşı güvenlik sağlanmıştı(24). Osmanoğulları İmparatorluk haline geldiklerinde, yine aynı müessese devam ettirilmiş, dirlik ve tımar’lar verilmiştir. Ancak, bu toprak dağıtımı gelişi güzel yapılmaz, kahramanlığı ve devlete yardımı görülen kimselere verilirdi. Üstelik bu topraklar tımar sahiplerine ait değildir. Mülkiyet devletindir. Karşılığında asker istenir. Yönelebilme kabiliyeti olmayanlardan toprak geri alınırdı. Yani, dirlik sistemi Batı’daki Feodalite sistemindeki gibi, belirli sosyal  sınıflara verilmezdi(25).

Selçuklu ve Osmanlı devrinde dervişlere de dirlikler verilir, toprakları işlemeleri-faydalanmaları sağlanırdı(26); bu suretle devlet hem yerleşme politikasını uygular, hem de toprakların boş kalmamasını, dolayısıyle, üretimi sağlardı. Ancak, bu düzen ülke fethedildikten sonra gerçekleştirilirdi. Halbuki Alp-erenler daha ordu sefere çıkmadan fethedilecek ülkeye gider, ıssız yerlere dergâh kurar, yöre halkının  sevgisini  kazanıp,  bir yerleşme yeri-köy teşekkül ederek, çevrelerini Türkleştirip-İslâmlaştırırlardı. Böylece; devlet ona değil, o devlete kalbini fethettiği ülkeyi sunardı.

Dervişler yabancı unsurlarla yani, müslüman olmayan guruplarla yaptıkları alış-verişlerde üstünlüklerini çok çabuk kabul ettirdikleri gibi, ticaret kervanlarına katdarak, göçebe Türklere de İslâmiyetin esaslarını öğretip, İslâmiyeti yumu-şak bir ruh ve mânâ içerisinde tanıtıyorlardı. Özellikle Osmanlılar çağında, köylere dağılan mutasavvıf dervişler Müslüman Türklere İslâmiyeti yaşayarak göstermişler, onlara Allah yolunda cihad ideal ve imanını aşılamışlardır. Böylece zâviyeler-tekkeler doğudan batıya doğru yayılıp gelişmişlerdir (27).

Tekke-Tarikatların işleyiş düzenleri tamamen kendi statülerine göre ayarlanırdı. Ama bunlar içerisinde bulundukları toplumun yararına düşünülmüş değerlerdi; aç kalanları doyurmak, mağdur durumda olanlara yardım etmek, şehrin işleyiş biçimini düzenlemek en önemli konulardı^). Şehirlerin bir kadısı, subaşısı vardı ama, ticaret hayatım, çalışma düzenini, kısacası şehirlerin sosyal yapışım idare edenler şeyh ve müridleri idi, XIV-XVI. yüzyılda tasavvuf ilkelerini iktisadî alana sokan Ahilik o kadar çok gelişmişti ki, meslek dallarında zümreleşmek, hepsini bir töre, hukuk anlayışına göre işletme Türk şehirlerine bir başka görünüm ka-zandırmıştı. Avrupa da XVIII. yüzyılda kurulan belediye teşkilâtının, Anadolu Türkleri’nin şeyh ve müridleri tarafından teşkilâtlanan çalışma hayatından etkilenerek geliştiğini söylersek yerinde bir hareket olur(29).

Fütüvvet ehlilerinin sanatkâr sınıfının ismi olan Ahilik XVI. yüzyıldan sonra bozulmaya başlamıştır(30), XVIII. yüzyılın başlarında da Fütüvvet teşkuâtı’nın ekonomik bünyesi Loncalar’da toplanmıştır. Türkçe anlamı esnaf odası olan Loncalar’da mertlik, yiğitlik yolu, yahut zanaat yolu esnaflık; çırağa peştemal kuşatma, çırak çıkartma (kalfayı usta yapma) gibi sosyal işler gerçekleştirilirdi. Bu işler için düzenlenen törenler-toplantılar tekkeler de (zaviye) yapılmaktaydı(31).

XVIII. yüzyıl’a kadar görevlerim devam ettiren Tekkeler Cumhuriyetin ilânına kadar, bir takım tarikatlara bağlı müesseseler hâlini almışlardır. XIX yüzyıl sonlarında yalnız İstanbul’da, çeşitli tarikatlara bağlı, 300’ün üzerinde tekkenin bulunduğu, Fatih Sultan Mehmed devrinde bunun 1000’e yaklaştığı söylenmekte-dir(32).

Cumhuriyetin ilânından sonra bazı olay ve cereyanların içerisine itilen tekkeler-tarikatlar, 16 teşrin-i Sâni-1341 (1925) tarih ve 677 sayılı kanunla (Tekâya ve zevâyâ’nın seddine-Tekkelerin ve zaviyelerin kapatılması) yasak edilmiştir(33).

Günümüzde tekke-zaviye binaları yapılmamakla birlikte, özellikle Orta ve Doğu Anadolu Bölgesinde tarikat müesseseleri halen devam etmektedir(34).

KAYNAKLAR  :

1. A.I. Doğan; Osmanlı Mimarisinde Tarikat Yapılan Tekkeler-Zaviyeler ve Benzer Nitelikteki Fütüvvet Yapıları, İst. 1977, s. 14.

2. H. Küçük; Osmanlı Devletini Tarih Sahnesine Çıkaran Kuvvetlerden Biri: Tarikatlar ve Türkler Üzerindeki Müsbet Tesirleri. İst. 1976, s. 61-62.

3. Tasavvuf ve Mezhep hk. bk: C. Sunar; Tasavvuf Felsefesi veya Gerçek Felsefe, Ank 1974. S. Ateş; İslâm Tasavvufu, Ank. 1972. A. Gölpınarlı; 100 Soruda Türkiyede Mezhepler ve Tarikatlar, İst. 1969. Ebu Zehra Muhammedi (Çev: A. Şener) İslâmda FıkhÎ Mezhepler Tarihi, İst. 1978. Y, Kutluay; Tarihte ve Günümüzde İslâm Mezhepleri, Ank. 1968.

4. Tarikat ehli olabilme yolları hk. hk: H. Küçük: a.e.s. 61-116. Nasurullah Efendi; Veliler Başbuğu Şahı Nakşibend. İst. 1978. El-Hac Mehmed Nuri Şemsüddin.-El-Nakşibendî: Tam Miftâh-Ül-Kulub (Kalblerin anahtarı), İst. 1978. Gümüşhanevî, Ahmed Ziyâûddin; (Ter: R. Serin) Veliler ve Tarikatlarda Usul, İst.  (tarihsiz).

5. A.I. Doğan: a.e.s. 31. Kadın Erenler hk. bk: N. Araz; Anadolu Evliyaları, Ank, 1974.

6. Ö. L. Barkan: “Osmanlı imparatorluğunda Bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Sürgünler”. İ.Ü.İ.F. Mec. C. 11, (1949-50). No: 1-4. s. S3S.

7. Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması hk. bk: O. Turan; Selçuklular Zamanında Türkiye, İst. 1973- Ö.L. Barkan; Sürgünler. C. II. s. 524-569. C Orhonlu; Osmanlı imparatorluğunda Aşiretleri İskan Teşebbüsü, İst.   1963.

8. C. Orhonlu; Osmanlı imparatorluğunda Der-bend Teşkilâtı. İst. 1967, s. 2. M. Kara; Din Hayat Sanat Açısından Tekkeler ve Zaviyeler. İst. 1977, s. 137-144.

9. S. K. Yetkin; İslâm Mimarisi, Ank, 1965, s. 64.

10. C. Orhonlu; Üctbend Teşkilâtı, s. 3.

11. Tekke-Zaviyelerin plân şeması, kuruluş biçimi hk. bk: S. Eyice; “İlk Osmanlı Devrinin Dini-İçtimai Bir Müessesesi Zaviyeler ve Zaviyeli Camiler”, İ.Ü.IJ”. Mec. C XXIII. (.1962-03), a. 1-2, s. 1-80. A.I. Doğan a.e. Bekir Deniz; “Aksaray’da Bilinmeyen Bir Yapı: Turasan (Tur-Hasan) Dede Zaviyeli Cami”. Yeni Adam, s. 932, (1979). s. 24-26.

12. S. Eyice; İM 29. C. Orhonlu; Derbend Teşkilâtı. s. 2-3.

13. Bu konuda bk: E. H. Ayverdi; İstanbul Mimari Çağının Menşei, Osmanlı Mimarisinin İlk Devri, İst. 1966. E.H. Ayverdi; Osm. Mima. Çelebi ve II. Sultan Murad Devri, İst. 1972. E. H. Ayverdi; Osm. Mima. Fatih Devri, İst. 1973 ve 1974. S. Eyice; a.e. s. 29. O. Aslanapa; Türk Sanatı. C. II, İst. 1974. A. Kuran; İlk Devir Osmanlı mimarisinde Cami. İst. 1964. Ö.L. Barkan; “Osmanlı İmparatorluğunda bir İskân ve Kolonizasyon Metodu Olarak Vakıflar ve Temlikler, (I), İstilâ Devirlerinin Kolonizatör Türk Dervişleri”. Vakıflar Dergisi. C. II, Ank. (1942), s. 279-353.

14. M. Kara: a.e .s. 66.

15. Bu konuda bk: D. Kuban; 100 Soruda Türkiye Sanatı Tarihi, İst. 1970. s. 125. A. Kuran: Anadolu Medreseleri. C. I. Ank. 1969. M. Sözen: Anadolu Medreseleri, C. I-II. İst. 1972. B. Cahit: Osmanlı Medreseleri, İst. 1976.

16. H. Küçük; a.e.s. 100-103. İÜ. Konyalı; Ak-saray Tarihî, C. I. İst. 1974, s. 1001-1002. C. II. İst. 1974. s. 2278 vd. A.S. Ünver; “Büyük Selçuklu İmparatorlusu Zamanında Vakıf Hastanelerinin Bir Kısmına Dair”, Vakıflar Dergisi, C. I. s. 17-23.

17. K. Gürkan; “Selçuklu Hastaneleri”, Malazgirt Armağanı, Ank, 1972. s. 33-47. Ş. Yetkin; “Anadolu da Selçuklu Şifahaneleri”, Türk Kültürü, C. 1-2, (1963), s. 10. s. 23-31. A.S. Ünver; “Konya-Aksaray’ı Darüşşifa Medresesine Ait Bir Vesika”. Türk Tıp Tarihi Arkivi. C.V. f!940-42), s. 72-74. A.S. Ünver: a Anadolu Selçuklu Lâik Hastaneleri ve Ruh Sağlığı Hizmetleri”. Selçuklu Araştırmaları Dergisi, C. IV, s. 209-221. M. Kara: a.e.s, 110-125.

18. F. Köprülü: Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar.  Ank.  1976. s. 201-202.

19. Hacı Bayram Veli. Hacı Bektaş-i Veli ve Somuncu Baba hk. bk: B. Sezgin; Hacı Bayram Veli. Ank. 1974. M. Eröz: Türkiye’de Alevilik Bektaşilik, İst. 1969. ÎB. Konyalı. a.e. C. t, s. 1001-1002. C. II, a. 2278 vd.

20. S. Ayverdi: Edebi ve Manevi Dünyası İçinde Fatih. İst. 1974. s. 34-35.

21. İ.H. Uzunçarsılı; Osmanlı Tarihi; C. I, s. 80.  M.  Kara:   a .e.s.   117.

22. S. Ayverdi; age, s. 34-35.

23. M. Kara:   a.e.s.  118.

24. M. Doğan; Kur’an Gölgesinde ve Tarih O nünde Türk, Ank. 1976. s. 127.

25. A. Kurtkan; “Osmanlı Kültürünün Yeni Nesillerimizce ve Tezatlı Zannedilen Bazı Hususiyetleri”, Milli Kültür Dergisi, s. 6, s. 6-8. H. A. Sanda; Reaya ve Köylü, İst. 1975, s. 6i vd. da değişik görüşler ileri sürer. Osmanlılarda toprak düzeni hk. bk: C. Orhonlu; İskan Teşebbüsü, İst. 1963. H. Cin; Osmanlı Toprak Düzeni ve Bu Düzenin Bozulması, İst. 1978.

26. F. Köprülü: a.e.s. 204. Dervişlere verilen topraklardan devletin faydaları hk. bk: Ö. L. Barkan: Sürgünler, C. 11, s. 524-569. 6. L. Barkan; Sürgünler, C. 13, (1951-52), No: 1-4, s. 59-76. Ö.L. Barkan; Sürgünler. C. İS. a. 209-237.

27. Ö.L. Barkan; Kolonizatör Türk Dervişleri ve zaviyeler, s. 289-291.

28. F. Köprülü: a.e.s. 137. Ö.L. Barkan; “Şehirlerin Teşekkül ve İnkişafı Tarihi Bakımından Osmanlı imparatorluğunda imaret Sitelerinin Kuruluşu ve İşleyiş Tarzına Ait Anıştırmalar”. İ.Ü.İ.F. Mec. C. 23. 1962-63. s. 239-296.

29. Bilgi için bk: Ö.L. Barkan; İmaret Siteleri, . s. 230-296   A. Doğan: a.e. s. 42.

30. Ahilik ve Fütüvvet teş. hk. bk: N. Çağatay. Bir Türk Kurumu olan Ahilik, Ank. 1974. A. Gölpınarlı: İ.Ü.İ.F. Mec. C. 11, s. 3-354. C. 15. s. 76-154. C. 17, s. 27 vd. F. Taeschner, “İslâm Ortaçağında Fütuvva (Fütüvvet) Teşkilâtı”. İ.Ü.İ.F. Mec. C. 15. s. 1-32. Soykut. R: Orta Yol Ahilik, Ank. 1971.

31. H. Küçük: a.e. s. 130.

32. A. I. Doğan:  a.e. s. 3.

33. Tekkelerin kapatılması ve kapatılma neden-leri hk. hk: M. Kara-, a.e.s. 197-284. A. I. Doğan: a.e. s. 3. H. Küçük; a.e.s. 242-243.

34. Bu konuda bk: N.F. Kısakürek: Son Devrin Din  Mazlumları.  İst.   1974.

KAYNAK: TÖRE, Sayı: 109, Haziran 1980, s. 27-31

 

Leave a comment