Ülkücü Bellek

"KİTAP OKUMUYORSANIZ, TARTIŞMAYALIM!.."

Ülkücü  Bellek
YENİLER
Türkistan Rüyası
E-Kitab: Türkistan Rüyası Dr. Hayati Bice  
Ziya GÖKALP: Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak
Ziya GÖKALP: Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak http://ulkucubellek.com/ZIYAGOKALPTIM/tim.html   Ziya Gökalp’in...
Hayati BİCE: TÜRKİSTAN RÜYASI
Hayati BİCE TÜRKİSTAN RÜYASI 3. Baskısı YAKINDA    ...
GALİP ERDEM: Kendini Unutan Adam / Osman Oktay
GALİP ERDEM: Kendini Unutan Adam Osman OKTAY  “BİR ÜLKÜCÜNÜN...
Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi / Prof. Dr. İskender ÖKSÜZ
Değerli bilim adamı Prof. Dr. İskender ÖKSÜZ’ün -Ayhan Tuğcugil...
Alparslan TÜRKEŞ: 9 IŞIK VE TÜRKİYE
Alparslan TÜRKEŞ: Dokuz Işık ve Türkiye  Kervan Yayınları/1976   ...
Ülkücü Hareket Üzerine Notlar / Dr. Hayati Bice
Ülkücü Hareket Üzerine Notlar Dr. Hayati Bice Buradan Okuyabilirsiniz:...
Ziya GÖKALP: Makaleler-IV.Cild
Ziya GÖKALP: Makaleler-IV.Cild Ziya Gökalp’in İSLAM, İçtimaiyat, Halka Doğru...
“Güldür Yüzümü, Mevzu Derin”
Doktorlar da Yazar: “Güldür Yüzümü, Mevzu Derin”  -Dr. A....
Emir Timur’un Günlüğü : Tüzükat- ı Timur
Emir Timur’un Günlüğü  : Tüzükat- ı Timur Buradan Okuyabilirsiniz:...
Şahsenem’in Gözyaşları
Şahsenem’in Gözyaşları Dr.Hayati BİCE   Türk Ocakları’nda iki yıldır...
ELMA ve BIÇAK üzerine -Adnan Şenel ile Mülâkat-
ELMA ve BIÇAK üzerine Adnan Şenel’le mülâkat – Kısa...
Dr. Hayati Bice / BÜTÜN ESERLERİ
Dr. Hayati Bice / Bütün Eserleri DR. HAYATİ BİCE...

Ekim 4, 2012
Süveyda’ya Notlar III / Ülkücü Severse / Abdullah KILAVUZ

Bundan tam on sene evveldi 

On üç yaşımı yeni bitirmiştim Necip Fazıl Kısakürek, Abdurrahim Karakoç, Karacaoğlan, Sezai Karakoç, Bahaettin Karakoç, Erdem Beyazıt, Cahit Zarifoğlu ve Âşık Mahzuni Şerif’in doğup büyüdüğü topraklara; şairlerin eşiği-şiirlerin beşiği Kahramanmaraş’a yolum düştüğünde.

Daha ara sokaklarını bile öğrenemeden öz memleketimin, lise tahsilimi almak üzere bu iklimi, insanı ve toprağı sert beldeyi kendime yurt edinmiştim.

Bundan tam on sene evveldi…

Henüz bıyıklarım yeni terlemişti… Kolumda hesap makineli bir saat, boynumda siyah bir cevşen, dilimde ise nereden öğrendiğimi dahi unuttuğum beyaz dualar… Saçlarımı hangi yana tarayacağıma, beyaz gömleğimin üzerine hangi renk süveterin yakışacağına dair fikirlerimin netleşmediği zamanlardı.

Annemin sıcak yuvasından, âhirinde anne gibi seveceğim devletimin kucağına düşüşümle başladı esasında sergüzeştimin girizgâhı.

***

Kolay değil; bir tabak yemek için yüz kişilik sırayı beklediğimiz, geceleri ise bir parça ekmeği sekiz kişiye pay ettiğimiz; adam akıllı hasret çekip gurbeti ilmek ilmek demir ranzaların paslı gıcırtılarına işlediğimiz; çok okuduğumuz, çok dinlediğimiz, az konuştuğumuz, az yazdığımız; hayal ile idealin, ideal ile ideolojinin, ideoloji ile ülkünün farklarına yeni yeni vakıf olduğumuz günlerdi.

Abdulhamid Han Camii’nin imarı sonlanmamış ancak Kanlı Dere’den oluk oluk Fransız kanı akalı takriben doksan sene geçmişti.

Gurbetin yürek durduran yalnızlığının ironik bir tezahürü müdür bilmem, büyük arkadaş gruplarımız oldu ilkin; yürüyünce kaldırımları doldurur, koridorlara sığmazdık. Evvelinde buradan başladık parçalanmaya. Ahirinde kendi nefsiyle dahi ayrı gayrı düşecek olan bizler için; yaşımız ilerledikçe sayısı azalan –kıymeti artan- dostlarımızın varlığı da yine ilk defa bu zamanlarda peyda oldu.

 Günün geceyi, baharın kışı, ayın dünyayı, dünyanın güneşi takip edişinin kesinliği hükmünde olan bazı gerçekler vardır Süveyda. Bizim sayısını hesaplamaktan aciz olduğumuz arkadaşlarımızın üçer beşer hayatımızdan kayıp gidişi de bu gerçeklerden biriydi sanırım. Fıtratımızın emrettiği üzere her birimiz birilerine veyahut bir yerlere bağlanmaya başladık. Ben de boyumdan büyük sevdalara olan malum merakımdan sebeple kaldırdım sağ elimi tarihini unuttuğum bir Kasım gecesinde gökyüzüne. Duvara düşen bozkurt gölgelerinin nezaretinde; ‘’Allah’a, Kuran’a, bayrağa ve silaha…’’ ettiğimiz yeminin tesirinden hiç uyuyamadım o gece. Anlamını dahi yıllar sonra kavrayabildiğim mefhumlara açtığım savaşın heyecanı ve ettiğimiz yeminlerin büyüklüğü, damarlarımdan akan kan taneciklerini bile karıncalandırıyordu. Uyuyamıyordum… Biraz da korku vardı hani…

Yaşım Adem Pekmezci kadar bile yoktu…

İlk defa annemi özlemiyordum üstelik…

  ***

 Sonrasında seneler çabuk geçti Süveyda…

Çok memleketler dolandık, çok insanlar gördük. Yeryüzünü kilim gibi, adımlarımızla iplik iplik –  ilmek ilmek dokuduk gurbet ellerde.

Şehirler değişti, insanlar değişti, ortamlar değişti lakin; dilimizde ki yemin, gönlümüzde ki heyecan, verdiğimiz sözler, hasılı kelam ‘’biz’’ hiç değişmedik.

Oturuşumuzdan, kalkışımızdan tanıdılar hep bizi; bir de soğuk kış gecelerinde yakasını kaldırdığımız siyah paltolarımızdan. Ne kadar gizleyelim desek de, bir de gizlemeyi beceremediğimiz sevdalarımızdan tanıdılar Süveyda…

Gizleyemedik… Gizleyemezdik…

Çok severdik demiyorum, ancak biz çok başka severdik. Nazım Hikmet, Ahmet Arif, Yılmaz Erdoğan şiirlerinin ve Ahmet Kaya şarkılarının ‘’’’ı anlatmak için kâfi görüldüğü ve bayağı talep gören bir moda olduğu bir memlekette, Hüseyin Nihal Atsız, Abdurrahim Karakoç, Cemil Meriç, Dilaver Cebeci veya Yavuz Bülent Bakiler’i tercüman etmeye kalkışınca hislerimize, ister istemez ‘’başka’’ sevmiş olduk hep…

Osman Öztunç dinleyerek yarattığımız farktan bahsetmiyorum bile!

  ***

Dedim ya Süveyda, biz hep ‘’başka’’ sevdik.

Birileri platonik aşklarının pençesinde derbeder olup ayyaşlığa esir olurken; bizler, gönül telimiz her titrediğinde beyaz bir kağıda simsiyah kalemlerle ‘’Mutlak seveceksin beni, bundan kaçamazsın’’ yazar, dikerdik bozkurt bakışlarımızı sevdalımızın resmine teslim olurcasına…

Birileri sevdiklerine müreffeh bir gelecek vaad etti durmadan. Gönül almanın yolunu altında, gümüşte, ipekte aradı beyhude. Kimse bizim gibi olamadı oysa. ‘’Gün senden ışık alsa da yerlerde sürünse / Ay secde edip çehrene yerlerde sürünse…’’ diyecek kadar gönlümüz boldu bizim. Elimizden gelse, güneşi ve ayı dahi sevdiğimizin ayaklarına serme azmindeydik.

Sevgiliyle göz göze oturup hasbihal etmek bizim için alâlade bir eylem olmadı hiçbir zaman başkalarında olduğu gibi. ‘’…Gözün gözüme gelse sanki ihtilal olur!’’ diyerek, sevgilinin anlık nazarını dahi nimetten bildik biz. ‘’Gözlerine baktığım zaman Sitare/ Bütün çöllere ay doğuyor…’’ dizesinin sırrını yaşattık yüreğimizde.

Gönlünün yarısını Şarkışla’da bırakanlara inat, biz her akşamüstü ‘’Cebeci İstasyonu’nda’’ yeni baştan yaşadık kaderimizi. Her kuşluk vaktinde ‘’Domaniç Yaylası’nda ki dizginsiz atları’’ eğerleyip, her gece ‘’gidip bir Uygur çadırında göğü dinledik’’.

Çok sevmedik belki… Ama ‘’başka’’ sevdik biz Süveyda… Çok başka…

Vuslatı tadamadık ahîr ömrümüzde lâkin sevdiğimizi başkaları gibi hasretinden prangalar eskitilecek bir dert kaynağı olarak da görmedik hiçbir zaman. ‘’Sonra seni hatırlıyorum, birden zindanım aydınlanıyor…’’ diyerek sevginin tenden öte olduğuna iman ettik. Sevgiliden ayrı geçen tüm gündüzleri ‘’bir mercan tesbih gibi…’’sinemize çektik. ‘’Kim bilir belki de sana doyarım / Topraklar yağmura doyduğu zaman’’ dedik ve sustuk usulca…

Ne olduğumuzu unutmadan, nerden geldiğimizi – nerede olduğumuzu – nereye gittiğimizi şaşırmadan sevdik.

Sevmenin bir yatılı okul ranzasında aile hasretinden dökülen gözyaşları kadar masum; yağlı urganı boynuna geçirmeden önce son isteği sorulan Cengiz Baktemur’un verdiği ‘’bir bayrak istiyorum’’ cevabı kadar mahrem; Nejdet Sançar’ın mahkeme heyetine söylediği‘’ Türk’ü sevdim, seveceğim. Ama bunun sonunda ızdıraplar varmış, felaketler varmış, hatta karşılaşılacak türlü kahpelikler doluymuş. Hepsi kabul!’’ cümlesi kadar asil ve çocuk yaşta ettiğimiz yeminlerin arkasından deli dizgin koşturuşumuz kadar vefalı bir eylem olduğunu bile bile; ‘’Sevmek’’ fiilinin her harfini binlerce kez yüreğimizde çekimleyerek ve tüm ömrümüzü Dilaver Cebeci’nin şu iki satırına mahkum edecek kadar çok sevdik Süveyda:

        ‘‘Kahrolayım sevmedim ülküden başkasını,

Bir de seni çok seviyorum…’’

 

Abdullah KILAVUZ

10.8.2012

Bir Cevap Yazın

WP-Backgrounds Lite by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann 1010 Wien