Ülkücü Bellek

"KİTAP OKUMUYORSANIZ, TARTIŞMAYALIM!.."

Ülkücü  Bellek
YENİLER
Hoca Ahmed Yesevi / Divan-ı Hikmet 8. Baskı Kitabevlerinde…
Hoca Ahmed Yesevi / Divan-ı Hikmet [ Aktaran: Dr....
Türkistan Rüyası
E-Kitab: Türkistan Rüyası Dr. Hayati Bice  
Ziya GÖKALP: Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak
Ziya GÖKALP: Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak http://ulkucubellek.com/ZIYAGOKALPTIM/tim.html   Ziya Gökalp’in...
Hayati BİCE: TÜRKİSTAN RÜYASI
Hayati BİCE TÜRKİSTAN RÜYASI 3. Baskısı YAKINDA    ...
GALİP ERDEM: Kendini Unutan Adam / Osman Oktay
GALİP ERDEM: Kendini Unutan Adam Osman OKTAY  “BİR ÜLKÜCÜNÜN...
Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi / Prof. Dr. İskender ÖKSÜZ
Değerli bilim adamı Prof. Dr. İskender ÖKSÜZ’ün -Ayhan Tuğcugil...
Alparslan TÜRKEŞ: 9 IŞIK VE TÜRKİYE
Alparslan TÜRKEŞ: Dokuz Işık ve Türkiye  Kervan Yayınları/1976   ...
Ülkücü Hareket Üzerine Notlar / Dr. Hayati Bice
Ülkücü Hareket Üzerine Notlar Dr. Hayati Bice Buradan Okuyabilirsiniz:...
Ziya GÖKALP: Makaleler-IV.Cild
Ziya GÖKALP: Makaleler-IV.Cild Ziya Gökalp’in İSLAM, İçtimaiyat, Halka Doğru...
“Güldür Yüzümü, Mevzu Derin”
Doktorlar da Yazar: “Güldür Yüzümü, Mevzu Derin”  -Dr. A....
Emir Timur’un Günlüğü : Tüzükat- ı Timur
Emir Timur’un Günlüğü  : Tüzükat- ı Timur Buradan Okuyabilirsiniz:...
Şahsenem’in Gözyaşları
Şahsenem’in Gözyaşları Dr.Hayati BİCE   Türk Ocakları’nda iki yıldır...
ELMA ve BIÇAK üzerine -Adnan Şenel ile Mülâkat-
ELMA ve BIÇAK üzerine Adnan Şenel’le mülâkat – Kısa...
Dr. Hayati Bice / BÜTÜN ESERLERİ
Dr. Hayati Bice / Bütün Eserleri DR. HAYATİ BİCE...

Haziran 2, 2012
DEMOKRASİ ALGIMIZ VE “İTİRAZLAR” / Burçin ÖNER – Metehan ÇAĞRI

“Bu yazı elli yaş üstü veya otuz yaş altı şeklinde kişileri sınıflamadan, beşikten mezara kadar kendisine “Ben Ülkücüyüm.” diyen herkes için kaleme alınmıştır. Bu yazı ile ‘Ülkücülük ve Demokrasiyi’ yazma iddiasında olan şövalyelere itirazda bulunulmuş ve demokrasi algımıza değinilerek, 70’li yıllardan camiamız adına demokrasi örnekleri verilmiştir.”

Burçin Öner-Metehan Çağrı

Bize göre ülkücülük, yaş, cinsiyet, medeni hal gibi demografik değişkenlere göre farklılık gösteren bir kavram değildir. Bu değişkenlere göre derecelenen bir kavram da değildir. Bize göre ülkücülük, tıpkı takva gibi davaya olan iman ile ölçülebilir. Kişi davasına karşı ne denli samimi duygular beslerse o derecede ülkücüdür. Bu samimiyet de hiçbir beşer tarafından ölçülemez; ancak Ruz-i Mahşer’ de Allah tarafından ortaya çıkarılabilir. Zira kalplerin içini bilen yalnızca O’dur(c.c.).

İşte bu nedenlerden dolayı, bu yazı elli yaş üstü veya otuz yaş altı şeklinde kişileri sınıflamadan, beşikten mezara kadar kendisine “Ben Ülkücüyüm.” diyen herkes için kaleme alınmıştır ve bir anlamda kardeş, dost, ülküdaş çağrısı niteliği taşımaktadır.

Birkaç gün önce, “Vedat Bilginler, Mümtazerler gibi vekil, rektör falan olmak arzusunda olmadan, maçasına güvenerek, son iki yıl içinde ‘Ülkücülük ve Demokrasi’ başlıklı 10 tane yazı yazmış, litaratüre ilk defa ‘Ülkücüler demokrasi şehididir’ iddiasını sokmuş, tarihte ilk defa ‘Alparslan Türkeş demokrasi kahramanıdır’ demiş, ‘o bizim gömdüğümüz en tehlikeli silahtı’ diyerek, demokrasi misyonunu Akıncılara kaptırmamızı eleştirmiş” olduğunu söyleyen(!) ve bir süredir de Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Danışmanlığı görevini sürdüren saygıdeğer hocamız Şükrü ALNIAÇIK’ın “Disiplinle Demokrasi Kardeştir!..” başlıklı yazısını okuduk. Tenkid rahmettir mantığı ile başlatmak istediğimiz bir tartışma öyle zannediyoruz ki son günlerdeki siyasi buhran döneminin de etkisi ile (öyle bir durum söz konusu olmamasına rağmen) bizleri de bir taraf olarak göstermiştir.

Ülkücülüğün hâlâ bir askeri disiplin olarak algılandığı bu yazıya yaptığımız yorumlarda eleştirel bir bakış açısı sergilenmiş ve disiplinin sorgusuz sualsiz bir biat mi yoksa alınan kararlarda, yapılan işlerde tam bir gönül seferberliğinde çalışmak mı olduğu sorusu sorulmuştur. Bu noktada çekincelerin olduğu belirtilmiş ve sorgusuz itaatin düşünmeyi kısıtladığı, insanı insan olmaktan çıkarttığı ve kumandalarla yönetilen robotlar haline getirdiği belirtilmiştir. Yine aynı şekilde “Beklentisiz bir Ülkücü bireysel çıkar gözetmediği sürece itaat ve disiplinden rahatsız olmaz.” cümlesine itirazda bulunularak, ‘çıkar’ kelimesinin çok üslupsuz bir ifade olduğu belirtilmiştir. İtaat etmeyen ve sorgulayan insanların çıkarcı olarak yaftalanmasının bu kadar kolay olmaması gerektiği vurgulanmış ve ülkücülük eğer sorgulamadan itaat ederek yaşamaksa, yazara göre, Erol Güngör, Durmuş Hocaoğlu, A. Bican Ercilasun gibi entelektüellerimizin ülkücülüğünün tartışmalı mı olduğu sorulmuştur. Yapılan bir yanlış varsa sorgulamamanın, itaat etmenin ülkücülüğümüze hiçbir değer kazandırmayacağı belirtilmiştir. Bir yazısında Türkeş’e yakın olan ülkücüleri evliyalık mertebesine getirecek kadar coşarken bu yazısında ise eleştirmek adına ülkücüler için ‘isyancı marabalar’ kelimesini kullanması rahatsız edicidir. Yazıdaki bu gibi sözler eleştirilmiştir. Ardından karşılaştığımız durum ise çok üzücü ve şaşırtıcıdır.

Demokrasi adına yazıları olduğunu söylerken demokratlığını her noktada övünç içinde vurgulayan yazar ne yazık ki tenkid rahmettir sözünden nasip almamış ve yapılan yorumların ardından hak etmediğimiz bir şekilde saldırıya geçmiştir. Alakamız olmadığı halde alakamız olmayan insanlarla aynı safta olmakla itham etmiş, SözKonusu.Net yazarları olarak saldırdığımızı ve bir anlamda grupçuluk yaptığımızı söylemiştir. (demokrat yanı ile övünen yazara göre seviyeli eleştirilerimiz saldırıdır) Öyle ki yazar hızını alamamış ve birçok ülkücü yazar ve aydın’ın fikir alışverişi yaptığı ve de davet edilerek girdiğimiz Ülkücü Yazarlar Birliği isimli sosyal paylaşım ağlarındaki grup sayfasından çıkartmıştır. (Yanlış anlaşılmasını kesinlikle istemeyiz ki, mesele Ülkücü Yazarlar Birliği’nden azledilmemiz değil, demokrasi havarisi bir yazarın en küçük bir eleştiri karşısında takındığı tutumdur.) Hatta bu yorumlara karşılık olarak gösterilen refleks öyle ağır olmuştur ki bunu “Bize Ne Oldu Böyle?” başlıklı yazı dizisinin sonundaki haykırışımızın karşılığı olarak algılamamıza sebep olmuştur.

‘Sorgulamayın’, ‘itaat edin’ mantığı içinde hareket etmek ne yazık ki düşünmek, sorgulamak, tartışmak gibi fikri eylemlerden uzak bir ülkücülüğün var olduğunu göstermektedir. Hâlâ askeri bir disiplin ile bu ülküye katkıda bulunulabileceği zannedilmektedir. İşine gelmeyeni, eleştireni haklama mantığı ile ülkücülük yapmak, sıra kardeşlere de gelecek psikolojisi ile birilerini hallettim şimdi şunları da halledersem koltuk daha sağlam olur mantığında olmak aslında geçmişe göre nasıl da hatalar yapıldığını ve öz eleştiriye ne kadar ihtiyacımızın olduğunu göstermektedir. Askeri disiplini ile ünlü 70’lerde birçok düşünce adamına sahipken ve üretilen bilgi hitap edilen camia tarafından işlevsellik kazanabiliyorken bugün bu kadar sığ düşünülmesi biz gençleri düşünmeye sevk etmektedir.

Bilinmesini istediğimiz önemli bir mesele daha vardır. Bu yazı vesilesi ile bu düşüncemizi de sizlerle paylaşmak istiyoruz. Bizim gözlem ve naçizane tecrübelerimize göre siyaset denen kavram 10-15 yıllık periyodların birleşimidir. Dolayısı ile nice isimler gelmiş nice isimler geçmiştir. Birileri unutulmuş, birileri iyiliklerle, güzelliklerle hatırlanmış, birileri de “KÖTÜ” düşüncelerle, söylemlerle anılmışlardır. Bundan sonra da görülen o ki eski köye yeni adet gelmeyecektir. İşte bu nedenle bizler siyasi hayatta kendi geleceğimizi düşünmekten ziyade fikrimizin menfaatlerini düşünmeyi kendimize şiar edindik. Çünkü haklı bir davanın bekçiliğini yapmaya talip olduk ki kendimize ülkücüyüz diyoruz. Bunun gereklerini de yerine getirmemiz gerekir. Fikrimizin temellerinin ne kadar sağlam olduğu konusunda hepimiz hemfikiriz. Ancak eylemsel boyutta, yöntemsel boyutta ya da kişiler bazında hatalar, yanlışlar görürsek bu konuda da üzerimize düşeni yapmak üstlendiğimiz o kutlu misyona karşı manevi borcumuz olduğu bilincini taşımaktayız. Hak bildiğimizi, haklı gördüğümüzü, değil camiamızdan tard edilmek, şanlı ülküdaşlarımız gibi ipe de taşınsak söyleyeceğiz, uygulayacağız. Çünkü tıpkı eski bir sloganda söylenildiği gibi “Hak güçlü olanın değil haklı olanındır.” demekteyiz.

Şimdi gelelim bizim demokrasiden anladıklarımıza …

Milli devlet ile millet arasındaki ilişkinin demokratik niteliği modernizmin bir zorunluluğudur. Demokrasi, milli devletin meşruiyetini sağlayan milleti oluşturan bütün bireylerin, vatandaşların, temsil mekanizmaları ile öz iradelerini kullanmaları sonucu gerçekleşir. Modern milli devleti diğer modellerinden farklılaştıran belirleyici karakteri milli egemenliğine dayandırmasıdır. Demokrasi milli devletin birey-yurttaşlığı temelinde kurgulandığı ve insanların dini, kültürel, ırki, ekonomik, sınıfsal farklılıklarını işlevsizleştirerek birbiri ile soyut bir hukuki- siyasi eşitliğe sahip kıldığı, yani türdeş bir toplumda işlerlik kazanır.

Peki, belli temeller üzerine oturtulmuş olan ve en ufak bir sarsıntıda sorun ortaya çıkaran demokrasi nedir?

Demokrasi sürekli biçimde toplumsal düzensizlik ve çatışma üreten ayrılıkçı ihtiraslarla değil güven ve dayanışmayı toplum hayatının merkezi unsuru olarak gören milli birlik unsuru ile varlığını devam ettirebilecek bir sistemi ifade eder.

Devletlerin yönetim tarzlarında alabildiğine önem arz eden bu demokrasi kavramı bizim camiamız içinde ne kadar önemlidir? El-cevap: Özellikle şu son dönemlerde korkarız ki hiç! Neden mi? Örneklerle açıklayalım.

“CKMP’nin kuruluşunun ardından partinin ölü, cansız bir parti olduğu görülünce Türkeş Bey’e teklif gidiyor. Kongre yapılıyor üç adayın olduğu kongrede Türkeş, genel başkan olarak seçiliyor. Ancak 3 partinin birleşmesiyle ortaya çıkan bu parti tahmin edildiği üzere karma karışık bir hal içindedir. Böyle bir durumda demokrasinin zirveye ulaştığı şu duruma bakın ki parti senatörü Marksist. (Niyazi AĞIRNASLI/ İşçi partisini kurmuştur, DEV-YOL davalarına gönüllü bakmıştır.)”

Görüldüğü gibi parti içinde aynı görüşe sahip olanların yaşadığı fikir ayrılıklarına gösterilen bir müsamahanın da ötesinde zıt fikrin savunucularının bu demokrasi anlayışı ile aşamayacağı zorluk yoktur.

Biraz da 1973 yılından 1980 yılına kadar olan Genel İdare Kurulu toplantılarına değinelim.

O toplantılarda nadide bir demokrasi uygulaması örneği görüyoruz. Partinin o dönemki demokrasi uygulamaları kitaplarda yazan tarife birebir uymaktadır. Toplantılarda herkesin önünde bir not defteri vardır. Gündem maddeleri sıralanır. Türkeş Bey, gündem maddeleri ile ilgili 5-6 dakikayı aşmayacak şekilde sunum yapar ve maddelerin tartışılmasına geçilir. Sonunda maddeler için oylama yapılır. Eğer konu çok önemliyse gizli oylama yapılır, orta önemde bir konu ise açık oylama yapılır ve oylama sonucunda çıkan karar partinin kararı olur. Bakın önemli bir anekdottan daha bahsedelim. Bir dönemin seçimlerinden önce Genel İdare Kurulu toplanıyor. Bu toplantıda adaylar belirlenecek. Başbuğ diyor ki “ Benim heyete bir arzım var. Ben bu zamana kadar hep Adana’dan aday oldum bundan sonra Adana’dan aday olmak istemiyorum, oradaki arkadaşların da önü açılsın istiyorum. Ankara’dan aday olmak istiyorum.” Der. Müzakere bu talep üzerine başlar. Bir üye bu konu için söz ister ve der ki: “Sayın Genel Başkan’ım; siz Ankara diyorsunuz ama sizin yine Adana’dan aday olmanız lazım. Bir, halk sizi benimsedi, Adana ile bütünleştiniz; iki, diğer partiler bunu istismar ederler. Biz buna fırsat vermeyelim.” Der. Sonrasında gizli oylama yapılır ve karar Türkeş Bey’in Adana’dan aday olması yönünde olur. Alın size demokrasi örneği; hem de parti içi…

Yine bir gün; 77’de üçlü koalisyon kurulacaktır. MHP’ye beş bakanlık düşüyor. Seçim kanunlarına göre bakanları belirleme yetkisi genel başkana aittir. Bu güne kadar da hiç istisnası yoktur, bunun. Rahmetli “Ben yetkimi kullanmayacağım, Genel İdare Kurulu’nda müzakere etsin, oylama yapılsın, oylamadan kimler çıkarsa onlar bakanlık görevine başlasın.” Demiştir ve öyle de olmuştur. Bu hak çok önemli bir haktır. Hem parti içindeki ahengi, bütünlüğü sağlama açısından hem de bir genel başkanın kendisinin varlığını kanıtlamak açısından… Ancak o istemedi. Evet, parti içi demokrasiden bahsediyoruz.

Bakın bitmiyor, bir başka örnek; Tosya’dan bir dini grup kendisine geliyor ve beraber Hac vazifesi yapmak istediklerini belirtiyor. Fakat o “Bir arkadaşlara danışayım, kendi başıma böyle bir karar alamam.” Diyor. Bakın gerçek itaate… Bu demokrasi algısı öyle bir noktaya ulaşmıştır ki bir genel başkanın ikinci evliliği dahi müzakere edilmiş ve oylama sonucunda çıkan kararla onaylanmıştır. Bu denli mahrem ve kişisel bir konu bile demokrasi terazisinde tartılmadan olmaz, deniliyor.

Devam edelim. Yine, o buhranlı yıllar… 1978 başında buhranlı zamanlar yaşanıyor. Parti içerisinden bir kişi söz alıyor ve devletin güvenlik açısından sıkıntı yaşadığını ve bu nedenle sıkıyönetimin uygulanması gerektiğini söylüyor. Burada Türkeş Bey karşı görüş belirtiyor. Sivil işlerden silahlı kuvvetler anlamaz, biz mevcut şartlarda uğraşıp bu kanlı dönemi aşmaya çalışalım demiştir. Bu anlaşmazlıktan dolayı kağıtlar dağıtılmıştır, oylama yapılmıştır ve sıkı yönetim kararı alınmıştır. Bakınız genel başkanın istememesine rağmen…

En önemli örneklerden biri de şudur:

Ömer Çakıroğlu, Adalet Partisi’nden MHP’ye geçmiştir. Bir gün Genel İdare Kurulu’nda her zamanki gibi bir münazara yapılmış, oylamaya geçilmiş ve bir karar alınmıştır. Her şey olup bittikten sonra Ömer Bey “İtirazım var!” diye çıkışmıştır. “Hayrola, neye itirazın var?” denilince şu cevabı verir: “ Efendim! Dinine yandığımın partisine faşisttir(!) diye geldik; AP’de bile böyle bir demokrasi yok. Çok meraklı olsaydık orda kalırdık. Ben size anlatayım AP’nin demokrasisini… Grup toplanır, tahtaya tebeşirle bütün gündem yazılır, adeti üzere Beyefendi toplantıya yarım saat geç gelir, yerine oturmaz doğru kürsüye çıkar, tahtadaki bütün gündem maddeleri ile ilgili görüşünü söyler, ne yapılması lazım geldiğini açıklar, toplantı biter. Ancak yeni gelmiş bir milletvekili, biraz da acemi, söz alır. Filan maddedeki konuyla ilgili alanım olduğu için bir görüş belirteyim şeklinde bir konuşma yapar. O genç kişi dinlenir, isminin yanına bir nokta konulur, etrafı çerçeveye alınır, gelecek seçimde muhalefet unsuru olacağı için onun siyasi hayatı biter. İşte size demokrasi” der. Türkeş Bey: “Peki Ömer Bey ne tavsiye ediyorsunuz?” Ömer Bey:” Efendim, istişare sünnettir, herkes görüşünü söylesin, kararı siz verin.” Der. Türkeş Bey: “Bakın Ömer Bey, başından itibaren biz bu partiyi böyle yönetiyoruz. Ben de arkadaşlar da bu durumdan memnunuz, sabredersen sen de memnun kalırsın.” Der.

Anlaşılan o ki her şeyin başı sabır…

Sonuç namına…

Demokrasi bir siyaset tekniği olarak yönetilenler ile yönetenler arasındaki bir problem olmak durumundadır. Bu durumda, yönetilenlerin, yani büyük kitlenin mümkün olduğu nispette homojen bir kitle olması icap etmektedir; zira aksi takdirde, yani büyük kitlenin heterojen olması durumunda siyaset, halk ile yönetilenler arasındaki bir problem olmaktan çıkmakta, parçalanmış toplumun kendi içinde bir hükümranlık mücadelesine dönüşmektedir. Daha açık bir ifadeyle demokrasi, mahiyeti gereği homojen bir halk ile yöneticiler arasındaki problemler örgüsünün çözüm tekniğidir; şayet ülkede birden fazla halk varsa, problem, halklar arasındaki üstünlük mücadelesine dönüşmektedir ki bu da demokrasinin halledebileceği bir problem olmaktan çıkmaktadır.

Sözümüzü İskender ÖKSÜZ Hocamızın ifadeleriyle bitirelim: “Kötü yönetimler paranoiddir. Organizasyondaki insanların aklından geçmeyen komplo teorileri ve isyan senaryoları kurarlar. Adam gibi yönetmek yerine bu hastalıklı düşüncelerle uğraştıkları için sonunda komplo teorileri de isyan senaryoları da gerçek olur. Buna “kendi kendini gerçekleştiren kehanet” diyoruz. Katı merkezî disiplin askerlikte baha biçilmez bir erdem. Fakat siyasette… İyi ihtimalle verimsizleştiricidir. Ağırlaştırıcıdır. Felç edicidir. Kötü ihtimalle ahlâkı sıfırlayan bir unsurdur. Ya fikir ve merkezî disiplin? Sanat ve merkezî disiplin? Bunlar su ve yağ gibi, asla birbiriyle iç içe geçemeyecek, biri varsa diğerinin yaşayamayacağı, asla karışmaması gereken şeyler.  Fikir, sanat ve emir-komuta bir arada bulunmaz.”

Burçin Öner-Metehan Çağrı

 

  • Durmuş HOCAOĞLU, İktidar Hakkına Sözde Sâhip Olmak, Halk Egemenliği Sorununu Çözmeye Yetmiyor, Yeniçağ Gazetesi, 2008
  • İskender ÖKSÜZ, Disiplin mi, demokrasi mi?, İktidar Muhalefet, 2011
  • İkbal VURUCU, Çokluktan Birliğe Türk Kimliğinin Yeni Boyutları, Konya, Serhat Yayınevi, 2010
  • İ.R. ATEŞ Kimlik Siyaseti Yurttaşlık Ve Kamusal Alan, Türkiye ve Siyaset, Temmuz-Ağustos, Sayı:3, Ankara
  • http://www.iktidarmuhalefet.com/Video.aspx?videoid=151
  • Durmuş HOCAOĞLU, Ulus-Devletler Bitiyor mu Yoksa Yeni mi Başlıyor?, Devletçilik Bumerangı, İstanbul, Ufuk Yayınları, 2002
  • http://www.haberiniz.com.tr/yazilar/koseyazisi54883-Disiplinle_Demokrasi_Kardestir.html

Bir Cevap Yazın

WP-Backgrounds Lite by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann 1010 Wien