Ülkücü Bellek

"KİTAP OKUMUYORSANIZ, TARTIŞMAYALIM!.."

Ülkücü  Bellek
YENİLER
Türkistan Rüyası
E-Kitab: Türkistan Rüyası Dr. Hayati Bice  
Ziya GÖKALP: Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak
Ziya GÖKALP: Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak http://ulkucubellek.com/ZIYAGOKALPTIM/tim.html   Ziya Gökalp’in...
Hayati BİCE: TÜRKİSTAN RÜYASI
Hayati BİCE TÜRKİSTAN RÜYASI 3. Baskısı YAKINDA    ...
GALİP ERDEM: Kendini Unutan Adam / Osman Oktay
GALİP ERDEM: Kendini Unutan Adam Osman OKTAY  “BİR ÜLKÜCÜNÜN...
Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi / Prof. Dr. İskender ÖKSÜZ
Değerli bilim adamı Prof. Dr. İskender ÖKSÜZ’ün -Ayhan Tuğcugil...
Alparslan TÜRKEŞ: 9 IŞIK VE TÜRKİYE
Alparslan TÜRKEŞ: Dokuz Işık ve Türkiye  Kervan Yayınları/1976   ...
Ülkücü Hareket Üzerine Notlar / Dr. Hayati Bice
Ülkücü Hareket Üzerine Notlar Dr. Hayati Bice Buradan Okuyabilirsiniz:...
Ziya GÖKALP: Makaleler-IV.Cild
Ziya GÖKALP: Makaleler-IV.Cild Ziya Gökalp’in İSLAM, İçtimaiyat, Halka Doğru...
“Güldür Yüzümü, Mevzu Derin”
Doktorlar da Yazar: “Güldür Yüzümü, Mevzu Derin”  -Dr. A....
Emir Timur’un Günlüğü : Tüzükat- ı Timur
Emir Timur’un Günlüğü  : Tüzükat- ı Timur Buradan Okuyabilirsiniz:...
Şahsenem’in Gözyaşları
Şahsenem’in Gözyaşları Dr.Hayati BİCE   Türk Ocakları’nda iki yıldır...
ELMA ve BIÇAK üzerine -Adnan Şenel ile Mülâkat-
ELMA ve BIÇAK üzerine Adnan Şenel’le mülâkat – Kısa...
Dr. Hayati Bice / BÜTÜN ESERLERİ
Dr. Hayati Bice / Bütün Eserleri DR. HAYATİ BİCE...

Ekim 29, 2013
“Bizim Muhsin…” / Lütfi ŞAHSUVAROĞLU

“Bizim Muhsin…”

Lütfi ŞAHSUVAROĞLU

Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopter kazası yahut çok profesyonelce tertip edilmiş bir suikast sonucu aramızdan ayrılışının sene-i devriyesine giriyoruz.

Hakkında derli toplu bir kitap hazırlaması gereken ve vefatına kadar hiç terk etmeyen, son seyahatinden evvel de evime gelip nerdeyse sabahladığımız günde de bütün sırlarını paylaştığım helallik alarak yola çıkan Ashab-ı Kehfin Delikanlısını anlatan artık bir roman ve bir araştırma dizisi kaleme almayı bu yıl vazife edindim. Herkes yaz diyordu ama yazılan onlarca kitap furyası sırasında yazmayı uygun bulmadım. Hakkında çok şiir yazdım, onları da paylaştım.

Acısı henüz yüreğimde soğumuş değil. O gittikten sonra ruh ve beden dikotomisi yaşıyorum. Bağışıklık sistemim çöktü. Ama ölmedim. Yazılanları görünce arkadaşımın hakkının gaspedildiğini, onun eksik ve hatalı tanıtıldığını fark ettim.

Aslında bu normaldi.

Her grup, her kesim, siyasi veya içtimai her hareket için hatta bunlar içindeki farklı varyeteler için Muhsin Yazıcıoğlu, farklı Muhsin’ler olması tabii idi.

O kadar farklı insanlar ve kesimler için Bizim Muhsin vardı ki, şaşar kalırdınız.

68 kuşağı ülkücüleri için o “Bizim Muhsin”di. O devrin Türkçüleri için de… Eski MHP’lilerin bakanlık ve vekillik yapmışları, eski yöneticileri için de Bizim Muhsin idi. Üniversiteliler Kültür Derneği onu biraz Türkeş’e olan sadakatinden ötürü saflıkla suçlasalar da onlar için de “Bizim Muhsin”di. Yani Galip abi için, Nevzat abi için, Nuri abi için, Sadi abi için filan…

Türkeş’in baştan beri gönüllü korumalığını yapan, evinin karşısında ev tutup soğan ekmek yeme pahasına onu gıyaben koruyan Sivas’tan yeni gelmiş genç Muhsin, Türkeş’in yakın silah ve siyaset adamlarınca da “Bizim Muhsin”di.

Sonra aysberg gibi suyun altındaki kütlesi üstündekini geçen Ülkü Ocakları’nın özel istihbarat grubu ve sonra genel yönetiminin bütün yelpazesi için de öyle. Ülkü Ocakları’nın kendisine kadar olan bütün dönemleri için “Bizim Muhsin” ve “Muhsin Başkan” tabirleri iç içe kullanıldı.

Sonra bu aysberge tutunan başka gruplar için de “Bizim Muhsin” her derde devam, müracaat makamı bir dev şahsiyet oldu.

Ardından Eylül kampanası çaldı. Arakesit dönemi başladı. Onun için uzun sürdü bu dönem. O içerdeyken de Avukatlar grubu için, dışarıda uğraşanlar ve bekleşenler için “Bizim Muhsin”di. Erken çıkanlar: “hele bir Bizim Muhsin çıksın”, hörmetle anmak isteyenler: “Muhsin Başkan bir çıksın!…” diye efsaneyi derinleştirdiler.

Asıl Bizim Muhsin grubu başkanlar divanı idi. Parti değil o zamana kadar hasbi olarak Ocak mücadelesinden başka bir şey düşünmeyen başkanlar yani ocak başkanları henüz siyaset tecrübesi yaşamadan bu yeni dönem siyasi baskıları karşısında onun etrafında örgütlenmeyi otomatiğe bağladılar. İşte asıl Bizim Muhsin o idi.

Vakıf çalışmaları, Ziraat Mühendisleri Birliği’nde eski merkez yönetim kurulu üyelerini ve taşra ocak başkanlarını toplama ve istişare girişimlerinde efsane siyasî limanını inşa etmeye başlamıştı. Muhsin Başkan ve Başbuğ Türkeş münasebetinin 12 Eylül sonrası ilk ciddî temelleri bu dönemde hem derin bir güven, hem de muğlâk bir güvensizlikle ve yeni dönemin yeni insanlarının karışık söylemleri arasında atıldı.

Başka siyasi muhitlerdeki gelişmeler de mesela Tayyip Erdoğan ile Erbakan arasındaki güven ve güvensizliğin atbaşı gittiği derin münasebetler de bu dönemde atılmıştı.

‘Boyun Eğen Yönetir’ ve ‘En Yakınlar En Uzaktadır’ yazılarımı böylesi gözlemlerim üzerine yazmıştım.

Başbuğ partisi için kan tazeleyecek, gençlik çektiklerinin boşuna olmadığını etrafa ispatlayacaklardı.

Ben o vakitler Yeni Düşünce dergisini çıkarıyordum. Hem Türkeş Bey’le, hem de Muhsin Başkan’la sıkı münasebetim vardı. Ayrıca 8 kişilik başkanlar divanındaydım. Her hafta toplanır durum muhakemesi yapardık.

Muhsin Yazıcıoğlu, Mustafa Mit, Hasan Çağlayan, Sefa Şefkat Çetin, Yaşar Yıldırım, Mehmet Ekici, Mahir Damatlar ve Lütfü Şahsuvaroğlu.

Partiye Girmeyip Vakıfta Çalışma Taraflısı

Türkeş Bey bana soruyordu: Muhsin ne yapıyor, partiye girmiyor mu? Vakıf nasıl gidiyor? Ben diyordum ki; “Onun vakıfla uğraşması kaçınılmaz. Üstelik de daha hayırlı…” o üsteliyordu: “fazla gecikmesinler oğlum, girsinler.” Ben ısrar ediyordum: “Partiye girmemiz iyi olmaz şimdi”.. O yineliyordu. Derken 1988 kongresi geldi çattı. Bana sen gir oğlum deyip durdu. Ben de kendilerine; “bana söz vermiştiniz, bizim Abdi İpekçi’miz olacaksın diye. Abdi İpekçi CHP’ye girdi mi? Beni mazur görün efendim. Hayır yarınki kongrede seni listeye alacağım, genel başkan yardımcısı yapacağım dedi. Maltepe Sinemasında gazetem adına konferans verdirmek için evinden birlikte çıkıp arabada yapmıştık bu konuşmaları… ben yine de itiraz ettim. Ertesi gün kongrede bir baktım listede adım var. O zaman gençliğe Mahir ile Mustafa Mit bakıyorlardı. Onlara söyledim. Allem gullem ismimi listeden çıkarttırdım. Rahmetli buna çok bozuldu haklı olarak. Ama ne bilirdik ki, sonradan insanlar listeye girebilmek için birbirlerine sandalye atacaklar. Biz hâlâ 12 Eylül öncesinin hasbi teşkilata kendisini adamış dava için çırpınan insanlarındanız. Herkesi de öyle sanıyoruz.

O yıl boyunca biz Ziraat Mühendisleri veya Kadir’in büroda toplantıları devam ettirdik. Başkanlar ve arkasında bütün Ocak yöneticileri…

Sonunda Türkeş bir grup olduğunu anladı. Ya da öyle anlattılar. Allah var biz de o pozisyonu yarattık. Otuz kırk kişi gelse de taşradan toplantıya bunu yüzlerle binlerle izah ettik. O noktaya vardı ki, içimizdeki ve bizimle birlikte oluşan çevremizden kimi arkadaşlar Başbuğ ile pazarlık mevzu bile ortaya çıkardılar. Bu mevzu bana göre enti püften bir mevzu idi. Neymiş efendim Başbuğu arabasıyla gezdiren işadamı Metin Ergüç başbuğun yakınından uzaklaştırılmalı imiş…

12 Eylül öncesinde de Alparslan Türkeş’in evliliği Üniversiteliler Kültür Derneği mensuplarınca mevzu edilmiş; adamcağızın alacağı eşine karışmışlardı. Şimdi bizimkiler de gezip dolaşacağı şoförüne, arkadaşına karışıyorlar.

Allah var, Türkeş “tamam” dedi.

Hem de Almanya’daki Federasyon Kurultayına şartlı destek telgrafı göndermemize rağmen. O nasıl oldu? Daha sonra Ankara İl başkanlığı seçimini kazanacak olan Trabzon’lu Hasan Basri ile birlikte Muhsin Başkan, gecenin ikisinde Etimesğut Şeker Fabrikası lojmanlarındaki evimize geldiler. Elinde bir kağıt. Sekiz kişilik başkanlar divanından bir ben imzalamamışım. Almanya’daki federasyon kongresine destek mesajı… tam bir itaat ifadesi vardı metinde. İçine sinmemiş, herkes imzalamış bir de bana gösteriyor. Ben de “bu seni bağlar” dedim ve şartlı desteği ifade eden bir küçük cümle ilave ettim. Öyle de nazik ve hassas davrandı. Oysa ben onun her şeyine baştan kefildim, bana okutup imzamı alması aslında gerekmezdi. Düzeltilen metin Almanya’da okununca Başbuğ bozulmuş…

İşte buna rağmen Allah var Türkeş tamam dedi.

Sonunda Yalnız Kalacaksın

Bizimkiler de buna kandı. Pazarlık sonuç getirmişti. Sıra Muhsin Başkan’ın genel sekreter, diğerlerinin de yardımcısı filan olmasındaydı sıra…

O toplantıların sonunda herkesin Bizim Muhsin’ini, benim başkanımı bir kenara çektim ve bugüne kadar olacakları sanki bilmiş gibi onu ikaz ettim. “Böyle bir siyasetle bunların hiçbirisi yanında kalmayacak.”

Öyle de oldu maalesef… sırasıyla…

En Muhsinci içimizde Burhan’dı… o zaten 12 Eylül sularında farklı bir yol izlediği imajı çizmişti.

İkincisi Mustafa Mit… Muhsin Başkan’ı Selahattin Sarı’dan sonra başkanlığa hazırlayan sürecin mimarı… O kadar Muhsinci idi ki, Rıza Müftüoğlu, ortağı Erzincanlı hemşerim, rahmetli Türkeş Bey, Mustafa Mit, muhtemelen o büroda odası olan Haluk Pirimoğlu sohbet ederken ocak ve parti ayrımı yaptığım konuşma karşısında şaşırmışlardı da; Muhsin Başkan o sırada içerde olduğu için (Yeni Düşünce henüz çıkmıyordu ve hazırlığı yapılıyordu) biraz da o psikoloji ile “Türkeş bey emretse ben bu pencereden atlamam, ama Muhsin başkan emretsin atlardım” gibi tuhaf bir mukayese yaptığımda Mustafa Mit, Türkeş’in yanında olmasa da beni kucaklamış tebrik etmişti. Öyle ya biri örgüt başkanı, diğeri siyasi lider… bu mukayese çocukça olsa da bir anlamı vardı. Nitekim Türkeş Bey kızdığını belli etmedi, “gayet normal” dedi…

1977 Ocağın şahlanış sürecini hazırlayan ekibin başında Mustafa Mit vardı.

Diğer bütün arkadaşlar bizim çekirdek gruptu. Bir tek Yaşar Yıldırım son dönem çekirdeğe dahil olmuştu. O aslında Yükseliş’in ve Site yurdunun sivrilen simasıydı; bizim Ali Eroğlu başkanlığı kabul etmeyip Malatya’ya kaç tığı için (tevazusundan kaçıyor, başkanlık tabiatıma uymuyor diye; yani korkusundan değil) nasıl olsa Türkmen Onur onu bir yere getirecekti. Muhsin Başkan maniplasyon ile onu aramıza kazandı.

Sonra en Muhsinci Şefkat idi. O kadar ki üç kere biat ettiğini bizzat Muhsin Başkan bana söylemişti. Onu sonuna kadar terk etmeyen ve bu yüzden belki kurdukları şirket içinde eriten grup ise Hasan Çağlayan ile Mahir Damatlar’ın da ortak olduğu Işık limited idi. Fakat son dönemde onlar da, onlarla beraber çok hizmeti geçen Erol Dok gibi arkadaşlar da belki haklı, belki haksız siyaseten ondan ayrı olduklarını, ama sevmeye devam edeceklerini beyan ettiler.

Bunları niye söylüyorum; kimseyi suçlamak için değil, böylesi bir çekirdek yani ancak füzyon ile parçalanabilecek grup içinde bile farklı Bizim Muhsin’ler vardı.

Mustafa Mit’in Muhsin’i ile Hasan Çağlayan’ın Muhsinleri farklılaştı geçen yıllar boyunca…
İşte mesele burada idi.

Neden böyle olmuştu?

Bitmedi.

İki kişilik müridanı olan şeyhler gördüm: onların da bir Bizim Muhsin’i vardı

Sonra başka muhitler, cemaatler, tarikatler, siyasi gruplar, vesaire…

Onların da kendilerine göre Bizim Muhsin’leri vardı veya oluştu.

Esat Coşan Hocaefendinin ve cemaatinin Bizim Muhsin’ini biliyorum. Birlikte Uludağ’da çok toplantıya katıldık, yemek yedik, sohbet ettik. Sonra Adıyaman yani Muhammet Raşit Hazretleri ve sonrasında oğlu ve cemaati için Bizim Muhsin neredeyse tamamen kabullenilmiş, hatta vekil tayin edilmiş Bizim Muhsin’di. Fethullah Gülen ve cemaati için de bu kavram kullanılıyordu. Bizim Muhsin…

Vefatından bir yıl kadar önce Sinan Ocak’ın bir sorusuna verdiği cevap aslında başkanın hiçbir tarikate ve cemaate üye olmadığını gösteriyordu. Ama buna rağmen iki kişilik müridanı olan şeyhler için de o “Bizim Muhsin”di.

Erbakan ve partisi de kullanmadı değil. Sıkıştıklarında karşılıksız destek ve adeta ezberlenmiş bir karakter izahı: İşte Bizim Muhsin…

Ve yol ayrımı… Ak Parti’nin kuruluşu öncesi görüşmeler, hesaplar, haberleşmeler, Tayyip beye dostça tavsiyeler vesaire… Orada da teşekkül eden bir Bizim Muhsin var elbet…

Size daha ilgincini söyleyeyim: Ecevit(ler) için de bir Bizim Muhsin vardı.

Sonra yeni MHP, yeni Doğru Yol, yeni Anap, yeni siyasi oluşum hesapları ve bir takım asker ve sivil çevreler ve çevrecikler için de Bizim Muhsin lafı gündemdeydi. Türk Ocağı için, Kemal ağabeyler için, Ayvaz ağabeyler için, Abdulkadir beyler, Hüsnü beyler, daha diyeyim mi; hakkında çıkan kitaba göre Ergenekoncular için bile bir Bizim Muhsin varmış… Güya Sedat Peker’le Veli Küçük konuşmasına göre yeni bir siyasi yapılanma için Bizim Muhsin gündemde olabilirmiş…

Bir de savcıların başta Gültekin Avcı’nın Bizim Muhsin’i var… Bir de Kezban Hatemi’nin, Baskın Oran’ın Bizim Muhsin’i…

Sivaslı hemşerilerinin, onlar arasında halktan kişilerin, garibanların Anadolu’nun her tarafındaki gibi Bizim Muhsinleri malum… Sivas’ın entelektüellerinin de Bizim Muhsin’i var: Beşir Ayvazoğlu’nun, Ahmet Turan Alkan’ın…

Rasim Ozan Kütahyalı açısından bile bir Bizim Muhsin var…

Kosova, Bosna-Hersek, Azerbaycan, Kerkük, Kıbrıs, Orta Asya, Türkiye dışındaki Türk ve İslam dünyası için de Bizim Muhsin var.

Yetimler, engelliler, dullar, şehit yakınları, kimsesizler, köylüler, garibanlar, iş takibi yapanlar için de Bizim Muhsin bol bol…

Görevden alınan memurlar, tayin isteyenler, askerde oğlu olanlar, trafik kazası yapanlar, hatta kendi arabasına çarpanların yakınları için de Bizim Muhsin yok mu?

Hepsi cenazede olmak ve borçlarını ödemek istediler… veya arkasından iyi şeyler söyleyip yazdılar. Helal olsun. Hiç oy vermeyenler, hiçbir düşüncesine katılmayanlar onlar da… olsun…

Çekti gitti…

Güzel bir ölümle öldü kahraman.

İki Eski (meyen) Dostun Muhsin’i

Ben diğerlerini başka zaman değerlendirmek üzere iki eski arkadaşının arkasından yazdıkları üzerine bazı düzeltmeler yapmak ve bu çerçevede belki asıl meseleye kapı aralar diye bu iki eski arkadaşı üzerinden Bizim Muhsin’i bulmaya çalışacağım.

Bunlardan birincisi; Burhan Kavuncu…

İkincisi; Kadir Tosun…

Önce Burhan’dan başlayalım. O rahmetli başkanın da yakın arkadaşı olduğu kadar belki ondan fazla benim yakın arkadaşım idi, el’an da öyledir.

12 Eylül’den önce bütün Türkçüleri ve İslamcıları içinde barındırabilen ülkücü hareketin fikri mimarlarından ve militanlarından olma yolunda belki de voltran’ı oluşturmada üç dört isimden biriydi Burhan… bunu 2024 romanımda da yazdım.

Eylül öncesinin son demlerinde yazdığı 30 küsur sayfalık değerlendirme tartışılabilecek hatta birkaç dipnotla süslenirse yayınlanabilecek bir metin olduğu halde sanki illegal bir iş yapıyormuş gibi onu kaçak halimizle konseye filan gönderdi. Ben de konseye yaptıklarının hatalı olduğunu ifade eden mektuplar yazdım; ama Burhan’ın ki sanki ilk ayrılık sinyalleri çalıyordu. Nitekim içerde de bazı problemler olmuş… Fakat ben olduğum mahfillerde asla onun aleyhine kimseyi konuşturmadım. Çıkışta kendi de yazmış, yollarını ayırdığını ifade ediyor. Aslında biz o varken de yolların ayırtına vardığımızı zannediyorduk. Onun için 70’li yılların ortalarından itibaren yeni söylemler ve bakış açıları geliştirmedik değil. Fakat bütün bunlar çekirdeğin, Türk milliyetçiliğinin ve ondan önemlisi ülkücülüğünün üzerine bina edilebilirdi. Onun ve daha sonraki başkaca ayrışmaların, kopuşların birçoğu şahsi meselelere dayansa bile sözde ideolojik hatta inanca taalluk eden meseleler addedildi ve Türk siyasası hiç de hak etmediği bir kalitesizliğe evrildi. Böylece milliyetçilikten devşirdiler suçlamaları haklı gibi gözükmeye başladı. Nitekim Kadir Tosun ve diğer arkadaşlar böylesi değerlendirmeler yaptılar. Öyle ki daha sonra bu değerlendirmeler sanki ana gövde harekete sızan bir takım insanlar tarafından yoldan saptırılmış da aslında hareketin katı çelikleşmiş kalıpları varmış da… gibi söylemleri haklı göstermeye başladı. Ve fakat bu gelişme milliyetçiliğin hiç de hak etmediği bugünkü MHP’nin olduğu kadar Türk Ocağı ve diğer bütün kuruluşlarla birlikte BBP’nin de içinde bulunduğu siyasi yelpazedeki yerimizi güdükleştirdi. Öyle değerlendirmeler oldu ki, bugünkü siyasi başarısızlıklara mesnet arandığında işin kolaycılığına kaçılarak işte Burhan, işte Muhsin, işte… onların davayı terk etmesi ve veya yoldan çıkarma girişimleri yüzünden böyle oldu gibi suçlamalar, otuz yıl öncesinin hatta yüz yıl öncesinin bile çok çok gerisinde bir ideolojik ve entelektüel kısırlığa sebep oldu. Türkçülük tarihinde hiç görülmemiş Türklükle alakası olmayan Türklüğün yanına uğramamış mülahazalar bile yapılır oldu.

Ben bunun vicdani sorumluluğunu taşımıyor değilim. Ancak kolay suçlamaların, kolay kaçmaların ve/veya kolay içe kapanmaların da karşısındayım.

Bu yüzden Burhan Kavuncu’nun ve Kadir Tosun’un Bizim Muhsin’le ilgili yazılarını enikonu tartışmak istiyorum.

Burhan Kavuncu şöyle yazmış:

***

“Muhsin Yazıcıoğlu*

“Son ana kadar Muhsin Yazıcıoğlu’nun o olağanüstü yeteneklerini kullanarak hayatta kalmayı başaracağını düşündüm. Onu yakından tanıyan herkesin beklentisi aynıydı.

Çünkü olağanüstü mücadeleci, şimdiye kadar karşılaştığı nice zorluklarla baş etmiş, her badireyi atlatmış ya da böyle olduğuna bizi inandırmış, militan vasıfları üst düzeyde bir arkadaşımızdı. Bunu da atlatacağını umuyordum. Şimdi” sonsuzluğun sahibine” kavuştu. Hayat denilen imtihanı da aynı maharetle geçerek mağfirete ulaştı mı, inşaallah, bütün kalbimle bunu niyaz ediyor, Allah’tan ona merhamet diliyorum.

Bizim gençliğimizde yani 1980 öncesinde ülkücü gençlik arasında Muhsin Yazıcıoğlu bir efsane gibiydi. Hepimizin timsaliydi. Belki de ben en fazla ‘Muhsinci’ olanlardan biriydim. Hepimiz ona hayrandık. O dönemde kitlelere çok iyi hitabeden konuşmalarını hatırlamıyorum ama ikili ve grup görüşmelerinde müthiş ikna yeteneği vardı. Bunun sebebini hep merak etmişimdir. Dernek ki, olaylara ve olgulara hâkim olmasını sağlayan, en azından bizden üstün bir vizyona sahipti. Parti ve bizim için biraz da hayali bir yerde bulunan ‘başbuğ’ ile aramızdaki köprü gibiydi. Muhsin bizim aramızdaydı. Aynı evlerde kalıp, aynı sofralarda yemek yediğimiz, içimizden birisiydi. Herkesin özel durumuyla ilgilenir, kimin ne derdi varsa yardımına koşardı. Bu özelliğini daha sonra da, kaçaklıkta, hapislikte, ölümde, ailelerin yanında koşturan, kimin kömürü yok, kimin kirası ödenemiyor takip eden bir arkadaş, doğal bir lider olarak sürdürdü. Bu yönleriyle bir lider olarak kesinlikle örnek alınması gereken birisiydi.

Eleştiri ya da tavsiyeleri olgunlukla karşılayan ender bir kişiliğe sahipti. Türkiye’nin içine düştüğü kargaşa ortamında, birçok militan silahşorluk heveslerinin zevkini çıkarırken onun, sonucu akim kalmış olan “eller silah değil kalem tutmalı” kampanyasına nasıl ümitle sarıldığını hatırlıyorum. Yani olay salt, halk savaşı veren devrimcilerle onları katleden faşistlerin mücadelesinden ibaret basit bir resim değildi. Her iki taraf da, kendince haklı gerekçelerle, silahlı mücadelesinin haklılığına inanmıştı. Ama Muhsin, içine yuvarlandığımız karanlık iç savaşta körü körüne dövüş en bir militan olmayı kabullenemediğini zamanla gösterecekti.

Sloganlar: Milliyetçilikten İslam’a Doğru 1977-78 yıllarında Ocak tarafından, ülkücülüğün eklektik düşünce yapısına da uygun bir şekilde dini ağırlıklı Hasret ve ‘doktriner’ ağırlıklı Genç Arkadaş dergileri yayınlanıyordu. Hasret’in yayın yönetmeni Muhsin başkan, Genç Arkadaş’ınki bendim. Her iki dergiyi de Ankara Necatibey Caddesi’ndeki dairede birlikte hazırlıyor, Ulus’taki bir matbaada bastırıyorduk. Muhsin başkan’ın dini konulardaki gayret ve samimiyetini bugün gibi hatırlıyorum. Ülkücü öğrencilerin ölüm olaylarının çok arttığı bir dönemdi ve kavganın ölümden sonrası için de manasının olmasını arzuluyorduk. Daha doğrusu Muhsin başkanda ahiret duygusu ve İslamilik kaygısı çok öndeydi. Hasret dergisinin kapağının birkaç ay üst üste “Ülkücü gençlik ölecek İslam’ın güneşi sönmeyecek” benzeri sloganlarla çıktığını hatırlıyorum.

Bu kapak başlıkları en sonunda “Kanımız Aksa da Zafer İslam’ın” sloganına dönüşecekti. Meşhur 15 Nisan mitingine damgasını vuran bu slogan MHP Genel Merkezi tarafından susturulmaya çalışılsa da, gençlik büyük bir coşkuyla kanını İslam’ın zaferi için dökmek şiarını sahiplenmişti.

O dönemde yayımladığımız dergilerden birisinin arka kapağında, Naci Bostancı’nın bir yazısı vardı. Muhsin başkan yazıyı bana göstererek, baştan sona Müslüman kelimesinin kullanıldığını bir tek Türk kelimesinin geçmediğini ifade edip, “nereye gidiyoruz diye eleştiriler geliyor, yahu ne de olsa bu bizim ideolojimiz” demişti de ben de hak vermiştim.
Ondan sonra “Türk’üz Türkçüyüz İslam’ın eriyiz” sloganını ilan ettik. Yine “Yıkılsın Düzen, yaşasın devlet” sloganı ile ilgili olarak, Türkeş’in kendisini çağırıp, “evladım düzen yıkılsın olur mu, düzenin neyini beğenmiyorsanız onu söyleyin” dediğini söylemiş, biz de sloganı “Yıkılsın vurguncu düzen, yaşasın devlet” olarak değiştirmiştik. Bu çabalarımızda İslamilik kaygısıyla beraber, soldan gelen “düzenin bekçileri” eleştirisi de etkili oluyordu.

Hafızamda her an Muhsin başkanla ilgili hatıralar canlanıyor. Bu kısa yazı çerçevesinde bunların hepsini anlatmam mümkün değil. En önemli köşe taşlarından birisi de, Genel merkez yönetim kurulunu Maltepe Camii’nde sabah namazlarından sonra toplamaya başlamasıdır.

Daha önce pek namaz kılmayan bir gençlikten, Diriliş yayınlarının okunması için teşkilata genelge yayınlayan, Nizam-ı Alem ülküsü dönemine geçişimiz, yine onun öncülüğünde oldu. Daha doğrusu yönelişimiz, sahih İslam’ı anlama çabasıyla tasavvuf- gelenek karışımı bir din anlayışı arasındaki arayışlar biçiminde gelişti.

Hapishane – Askerlik – MHP/ MÇP Günleri Bizim ülkücülüğü/ Türk milliyetçiliğini reddettiğimiz Mamak günlerinde, ayrılmak yerine ıslah çabasının daha doğru olacağını savunmuştu. Bu olay aramızdaki yol ayrımının da başlangıcını teşkil etti. Köklü bir sorgulama ve reddetme tavrı ile ‘içeride kalarak İslamileştirme’ farklı tercihler olarak bundan sonraki hayatımıza damgasını vuracaktı. Bizim Ocak!

Bizim Dergahı Nizam-ı Alem çizgisi, sürekli ‘ülkücü kalarak kendini daha İslam’a uygun hale getirme’ gayretlerinin ürünleri oldu. Bunların doğruluğunu yanlışlığını burada tanışmayacağım, bizim neyi tercih ettiğimiz zaten belli. Muhsin başkan ve arkadaşlarının tercihlerinin mümkün olamayacağını MÇP/ MHP döneminde bizzat A.Türkeş gösterdi.

Nizam-ı Âlem

2O yıl önce MHP genel merkezinde Lütfü Şehsuvaroğlu, Mümtazer Türköne ve bana söylediklerinin aynısını bu defa Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarına tekrarlıyordu: “Bu davayı ben kurdum, adını ben koydum. Beğenmiyorsanız çekip gidersiniz, ama asla değiştirmeye kalkmayın.” Yine bir TV programında çıkıp, “Bizim İslamiyet diye bir davamız yoktur. Biz buna karşı mıyız? Hayır. Ama bizim davamız bu değildir” diyen Türkeş’e, Yazıcıoğlu’nun cevabı, “Bizim İslamiyet diye bir davamız vardır” deyip MHP’den ayrılmak oldu. Ama MHP çatısı altından ayrılsa da, ülkücülük çatısını ve beraberindeki anlayışı terk etmemişti. Bu sebeple MHP’den ayrılması, köklü bir kopuşa yol açmadı.

Muhsin başkanla saflarımız ayrı olsa da, İslam’ı anlama ve en doğru çizgide bulunma arayışlarımız, samimi çabalarımız hep paralellik gösterdi. Askerde iken, sabah namazının abdestini öğlene kadar tutup öğle arasında herkes yemeğe giderken bizim koşa koşa mescide gitmemiz, öğle ve ikindiyi birleştirerek kılmamız ve çoğu zaman yemek yiyemeden eğitim alanına dönmemiz, geceler boyunca yaptığımız tevhid, şirk, tağut kavramları etrafındaki sohbetlerimiz, Kur’an okumalarımız, farklı cemaat mensuplarının başkanı ablukaya almaları ve bana mezhepsiz mealci damgasını vurarak tecrit etmeye çalışmaları, 1988’de geldiğimiz kavşaktaki askerlik hatıralarımız oldu.

Dik Duruşu Örnek Olmalı Başkanla çok sık olmasa da zaman zaman bir araya gelip konuşuyorduk. BBP’nin kuruluş günlerinde “yol ayrımında yolu doğru tutmak” başlığı altında toplanabilecek yazılar (Yeryüzü Dergisi), hatta yaptığım tatlı sert bir röportaj, BBP mescidinde şehitlik kavramı ve Kürt sorunu üzerine uzun tartışmamız zaman içinde ayrıştığımız birçok husus olmasına rağmen, Muhsin başkanın samimiyet ve doğruyu bulma çabalarının sürdüğünü görmemi sağlıyordu. 400 Hamaslının İsrail tarafından Lübnan’a sürüldüğü günlerde karşılaştık, konuyu anlattığımda, “böyle şeyler olduğu zaman bana bir tüyo ver, sahip çıkıp ilgilenmezsem o zaman söyle” mealinde şeyler söylemişti. Gerçekten de, bana ilk başlarda vaat ettiği gibi, her zaman Müslümanların yanında ve yardımında olmaktan geri durmadı. Bunu partisinin siyasi tavırlarında bile taviz vermeden uyguladı. Refah Partisi’nin hükümet çabaları sırasında meclis kürsüsünde “Müslümanların iktidarına mani oldu dedirtmem” diyerek dışarıdan desteğini sunarken, 28 Şubat’ta başörtüsü eylemlerine katılıyor, mecliste cuntacılara kafa tutmaktan çekinmiyordu. Herkes değişim dönüşüm pragmatizm keşifleri yaparken o safiyane bir şekilde müslümanca duruşunu bozmadan devam ettirdi. 2002 seçimlerinden sonra partisinin milliyetçilik devletçilik dozunun artmaya başladığını görüyoruz. Ama hiçbir zaman Türk milliyetçiliğini öne çıkarıp yüksek sesle seslendirmedi. Kürt sorununda farklı düşünmesine rağmen Kürt düşmanı ırkçı bir çizgide olmadı. En son Gazze savaşı sırasında İsrail konsolosluğunu abluka eylemine katılıp siyonizme karşı nefretini tekrarlamıştı. Bir parti başkanı olarak Türkiye’nin İsrail’le ilişkilerini, askeri anlaşmalarını açıkça reddedip eylemlere katılan Muhsin başkan, Müslümanlarla omuz omuza bulunmaktan hep mutluluk duyuyordu.

Onun şüpheli ölümünü kabullenmek zor oldu. Anlamak da öyle. Cenazesinin iki gün bulunamaması, sanki ölmesi kesinleşsin diye yanlış yerlerde aranması, cuntacılara ve İsrail’e kafa tutan bu insanın ister istemez öldürülmüş olabileceğini düşündürüyor. Allah’tan ona mağfiret ve rahmet, bağışlanma ve merhamet diliyorum. Cennetinde, çok istediği Salihlerle birlikte olmak duasına mazhar olmasını niyaz ediyorum.”

***

Sevgili Burhan’ın yazısı böyle.

Şimdi gelelim ikinci yaklaşıma. Bu da Kadir Tosun’a ait. O da Muhsin Yazıcıoğlu’nu çok severdi. Rahmetli Yazıcıoğlu’nun da onu sevdiğine yakından şahidim. Muhsin Yazıcıoğlu, Kadir Tosun, Burhan Kavuncu ve daha niceleri aynı mahfili paylaşırlar, her şeylerini bölüşürler ve birbirleri uğruna ölürler, birbirleri için ölümü göze alırlardı. Kadir Tosun’un Ülkücü Milliyetçi Hareket** kitabında ise şöyle yazıyor: 

“Din hayatın bir gerçeğidir. Millet ve din kavramları birbirine zıt kavramlar değildir. Çünkü milleti meydana getiren unsurlardan birisi de dindir. Türk milliyetçiliği İslam’ı da kapsar. Bir ara Osman Yüksel Serdengeçti, Necip Fazıl Kısakürek ve Seyit Ahmet Arvasi gibi bazı büyüklerimizin etkisiyle İslami söylem ve sloganlar ön plana çıkmış olsa da Türk Milliyetçiliği ülküsü her zaman klasik laik çizgisini korumuştur. Hiçbir zaman rejimle, sistemle çatışmamıştır.
Nitekim ülkücüleri suçlamak için her fırsatı değerlendiren Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Savcısı Nurettin Soyer bile bu tür söylem ve sloganlara inanmamış arkadaşlarımız hakkında irticadan değil ırkçılıktan dava açmıştır.

Milliyetçiliği Yozlaştırmak mı, Önünü Açmak mı?

Ancak o dönemlerde birileri sürekli olarak hedef saptırmaya, milliyetçi-ülkücü hareketin yönünü değiştirmeye çalışıyordu. Bunlar eğer milli demek zorunda kalırlarsa mutlaka milli-İslami diyorlardı.

Milliyetçi demek zorunda kalırlarsa bu sefer de milliyetçi mukaddesatçı veya milliyetçi-muhafazakâr diyorlardı. Onlara göre ülkücülük zaten çoktan İslami bir terim haline gelmişti. “Ülkücü, yani Müslüman” diyorlardı. Türk Milliyetçiliği ülküsünü ağızlarına bile almıyorlardı. Onun yerine Türk İslam ü1küsü veya nizamı âlem ülküsü diyorlardı. Sürekli İslami söylemler kullanıyorlardı. İslamcı sloganlar atıyorlardı. Böylece milliyetçiliği ümmetçiliğe dönüştürmeye çalışıyorlardı. En azından milliyetçiliği yozlaştırmak, muğlâk hale getirmek istiyorlardı. Herhangi bir arkadaşımızdan bahsederken “Ülkücüdür ama inançlıdır.” diyorlardı. Sanki inançsız ülkücüler de varmış imasında bulunuyorlardı. İnsanı çileden çıkarıyorlardı.

Bu tür söylem ve sloganlar 1977 yılı ortalarına doğru ağırlık kazanmaya başlamış, 1978 yılına gelindiğinde bunların dozu giderek artmıştır. Mesela” Herkesi tevhid bayrağı altına çağırıyoruz. Bizim mücadelemiz Hz. Adem’den bu tarafa devam eden hak-batıl kavgasıdır. Biz Muhammedi bir düzen kuracağız. İslam’ı dünyaya yayacağız. İlahi nizamı dünyaya hâkim kılacağız. Biz sadece nizami âlem, ilayı Kelimetullah için savaşıyoruz.” gibi söylemlerle, “Müslümanlar küfre karşı tek yumruk”, “çağrımız İslam’da dirilişedir.” gibi sloganlar yaygınlaşmıştır. O dönemdeki söylem ve sloganlarda milletten, milliyetçilikten, Türklükten, Turan’dan eser yoktur. Sürekli radikal İslamcı bir dil ve üslup kullanılmıştır. Cuma hutbesi gibi makaleler yayınlanmıştır. Sanki siyasal İslamcılarla dindarlık yarışı yapılmıştır. Bu durum teşkilatta büyük bir huzursuzluk yaratmış, MHP üst yönetimini rahatsız etmiştir. Herkes “Ya Sabır” çekerken 05 Ekim 1979 tarihli Nizami Âlem Gazetesi’nde yayınlanan “çağrımızı Tekrarlıyoruz.” başlıklı bir makale bardağı taşırmış, sabır taşını çatlatmıştır. Söz konusu makale aşağıda takdirlerinize sunulmuştur.

“İslam, Aleme inmiştir.

Bütün alemin nizamıdır!..

Beşeri hayat biçimlerinin yetmezliği, zulmü altında kıvranan insanoğlunun Hakk’ı bilmesi için vahiyle gönderilmiştir.

Nizamı Alem davasının bayrağını ilk açan şanlı Peygamberimiz (SAV.) Efendimizdir.

Açılan bayrağın altında zulme, küfre başkaldıran bütün insanlar akın akın, bölük bölük toplanmış İslam medeniyetini kurmuş, insanlık tarihinin altın sayfalarını vücuda getirmiştir.

Ve Nizamı Alem asırlardan beri bütün Müslümanların, bütün iman edenlerin ortak ülküsü olmuştur.

Bundan sonra da kıyamete kadar, Nizam Âleme şamil oluncaya kadar bu ülkü yüreklerde yaşayacaktır.

Çünkü, “Cahiliye devri” bitmemiştir. İnsanlar hala küfre ihanete zorlanmakta, zulüm görmektedir. İnsanlar tek sahip Allah’a değil kullara kölelik ettirilmektedir. Para, rütbe, mal gibi çağın şartları karşısında secde etmesi, tapınması istenmektedir. Allah’ın en kutsal mahlûku insan şerefini, haysiyetini, değerlerini ayaklar altına almaya zorlanmaktadır.

Küfrün zulmüne İslam adına, hakikat adına karşı çıkıyor ve küfre karşı açılmış mücadele bayrağını yükseltmek için saflardaki yerimizi alıyoruz.

Küfrün azgınlaştığı bir devirdeyiz.

Müslümanların parça-bölük oluşu onlara güç kazandırmakta, bazı meydanlarda rahatça at oynatmalarına sebep olmaktadır. Karşılarında sadece canıyla, kanıyla şanlı bir direniş veren Müslüman Türk gençliği vardır. Maalesef Müslüman kardeşlerimizin bir kısmı küfürle İslam’ın bu kavgasına seyirci kalmıştır.

Gün geçmekte, kavga şiddetlenmektedir.

Geçen her an ve atılacak her adım kavganın neticesini belirleyecek bir nitelik kazanmıştır.
Artık hiçbir Müslüman bu mücadelenin seyircisi olmamalıdır.

Çünkü küfür güçlerinin kazandığı her cephe, bütün Müslümanların omuzlarına hesabı verilmesi korkunç bir vebal yüklemektedir.

Müslümanlar parti, grup, dernek taassubunu yıkarak küfre karşı güç birliğini mutlaka sağlamalıdırlar. Ancak o zaman küfrün oyunları bozulup helak olacak ve inşallah İslam payidar olacaktır.

Müslümanların sadece mücadele sahasında bile el ele, gönül gönüle yapacakları bir güç birliği küfür güçlerinin en büyük korkusudur.

Küfür bu korkuyu tatmalıdır.

İman edenlerin ittihadına engel olmak için demagoji yapanlar, küfrün ekmeği ne yağ süren bu davranışlarından dolayı en iyimser düşünce ile ya gaflet ya da ihanet içindedirler.

Müslümanlar!

Şanlı Peygamberimizin (SAV.) ümmetine devrettiği davaya, nizamı âlem davasına sahip çıkalım!

Kâfirlerin yüzüne kavga meydanlarında İslam’ı haykıralım.

Kahrolsun kâfirler, kahrolsun küfrün uşakları! Yaşasın Müslümanların iTTiHADI!”

Gazetede ayrıca; irşat Ehli Sohbetlerinden S. Abdülhakim Hüseyni Hz., Risaleyi Nur külliyatından Nur Demetleri, Evliya menkıbeleri ve imam Rabbani Hz.’nin mektupları gibi okuyucu köşeleri vardı.

MHP Divanı Kapatma Kararı Aldı

Bunun üzerine MHP Başkanlık Divanı derhal toplandı.

Nizami Âlem Gazetesi’nin yayınlanmasını yasakladı. MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş Nizamı Âlem Gazetesi’nin yayın kadrosunu yanına çağırdı. Milli doktrin “Dokuz ışığı” saymalarını istedi. Hiç birisi sayamadı. Türkeş çok sinirlendi. Bağırdı, çağırdı.

Hepsini kovdu. Nizami Âlem Gazetesi’nin derhal kapatılmasını emretti. Gereğini yapmakla Namık Kemal Zeybek ile Ramiz Ongun’u görevlendirdi. Genel idare Kurulu üyelerinden Ahmet Er ile Seyyid Ahmet Arvasi’nin itirazlarını dikkate almadı.

Bu dilden, bu üsluptan herkes gibi ben de çok rahatsız oldum. Ama bana göre bu bir İslami eksen kayması değildi. O dönemin özel şartlarından kaynaklanan marazi bir durumdu. O zaman ülkede bir iç savaş yaşanıyordu. Her gün onlarca arkadaşımız şehit oluyordu. Kan gövdeyi götürüyordu. Sıranın kime, ne zaman geleceği belli değildi. Her an her şey olabilirdi. Ölümle aramızda bir kurşun atımı mesafe vardı. Onun için insanlar inançlarına daha bağlı, Allah’a daha yakın duruyorlardı. Namaz, niyaz, maneviyat daha fazlaydı. İnsanlar dara düştüğünde, başları sıkıştığında hep Tanrı’ya sığınırlar. İşler sarpa sardığında ateistler, putperestler bile Tanrı’yı hatırlarlar. İşte Nizami Âlem Gazetesi de bu psikolojiyi yansıtıyordu. Ama bu haliyle siyasal İslamcıların ekmeğine yağ sürüyordu. Değirmenine su taşıyordu. Bize değil, onlara çalışıyordu. Nitekim daha sonra bu tür faaliyetlerin bedelini çok ağır bir şekilde ödedik. Bu tür söylem ve sloganlar yüzünden MHP, BBP ayrılığı doğdu.

Bu günlerde bazı çevreler yine Türk Milliyetçiliğini kendilerine paravan yapmaya, siyasal İslamcılığı legal hale getirmeye çalışıyorlar. Hemen belirtelim ki Türk Milliyetçiliği din iman komisyonculuğu değildir. Seçim kazanma, makam mevki kapma aracı değildir. Şan, şöhret, gösteriş vasıtası değildir.

Milliyetçilik; büyük Türk Milletini karşılıksız sevmektir. Gönülden, içten aşkla sevmektir. Bu sevgi ulvidir. Kutsaldır. Yüce bir duygudur.

Tekrar belirtelim ki bizim davamızın adı; Türk Milliyetçiliği ülküsüdür. Türkçülüktür. Temelleri Hunlar ve Göktürkler tarafından atılmıştır. Tarifi Bilge Kağan ve büyük Atatürk tarafından yapılmıştır.

İsmail Gaspıralı ve Ziya Gökalp tarafından sistemleştirilmiştir.

Başbuğ Türkeş tarafından doktriner hale getirilmiştir. Bu bakımdan onu kimse değiştiremez. Dönüştüremez. Amacından saptıramaz.

Hiç kimse bizim çatımız altında siyasal İslamcılık yapamaz.

Biz 3000 yıllık Türk tarihini bir bütün olarak görüyoruz. Bize göre Türk tarihinin İslam öncesi de, İslam dönemi de şanlıdır. Büyüktür. Bizimdir. Biz bilinen bütün dinlere girip çıktık. Ama daima Türk kaldık. İslam’ı kabul etmekle başka bir millet olmadık. Biz yine Türk’üz. Biz İslam’ı hiçbir zaman siyasete, ticarete alet etmedik. Din iman ticareti yapmadık. Biz din adamı, tarikat şeyh i değiliz. Molla değiliz. Ayetullah değiliz. Seyyidlik, Şeriflik iddiasında değiliz. Din devleti, İslam Cumhuriyeti peşinde değiliz. Biz milli devletten yanayız. Ama biz de en az siyasal İslamcılar kadar Müslüman’ız. Buna Allah şahit, millet şahittir. Biz her zaman dini bütün bir Müslüman olmaya çalıştık. Bize göre dinde ölçü güzel ahlaktır.

Güvenilir adam olmaktır.

İslam bütün kültürel değerlerimizi birebir etkilemiştir. Çünkü biz tam bin yıldır Müslüman’ız. Öyle ki adam meyhanede kafa çeker, kör kütük sarhoş olur, küfelik olur ama yine de Kur’an üzerine yemin eder. Ezan okunurken şöyle bir toparlanır. Namazlarını kılmasa da oruçlarını tutar. Zekâtını vermese de fitresini verir. Eğer gücü yetiyorsa mutlaka kurbanını keser. Ölmüşlerine mevlit okutur. Çünkü İslam milli kültürümüzün ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

Muhsin Yazıcıoğlu Merak Ediliyor

1973 yılı bahar aylarıydı. Kültür Teknik amfisinde dersteydik. Biz dersteyken Ev Ekonomisi kantininde büyük bir meydan kavgası olmuş. Bizimkiler devrimcileri bir güzel pataklamışlar. Olaydan sonra yurda geldik. Herkes bu olayı konuşuyordu. Herkes birbirine “O genç çocuk var ya, işte onun vurduğu bir daha kalkamadı” diyordu. Ben de merak ettim. “Kimmiş bu çocuk, adı neymiş, nereliymiş, hangi okulda okuyormuş” dedim.

Adı “Muhsin Yazıcıoğlu’ymuş, Veteriner Fakültesi 1.nci sınıf öğrencisiymiş” dediler. Ertesi gün de gösterdiler. Baktım, henüz daha 17-18 yaşlarında bıyığı bile terlememiş, hafif uzun saçlı, zayıf, çelimsiz bir çocuktu. Yanıma çağırdım. “Gel gardaş tanışalım” dedim. Hemen koştu geldi. ” Ben seni zaten tanıyorum Kadir ağabey” dedi. ” Yahu herkes seni methediyor, vurduğunu indiriyor diyorlar. Sahi sen o kadar güçlü müsün?” dedim. ” Yok ağabey, abartmışlar” dedi. Tokalaşmak için elini sıkıca tutum, bütün gücümle sıktım. Sonra aşağı yukarı doğru salladım. Sallanmıyor. Geriye doğru ittim. Gitmiyor. Öne doğru çektim. Gelmiyor. Üstüne bindim.

Eğilmiyor. Sanki beton gibi, demir gibi dimdik öylece duruyor.

1973-1974 öğretim yılında öğrenci olayları yeniden kıpırdamaya başladı. O yıl Muhsin Yazıcıoğlu, Ali Batman, Mevlüt Çelik ve Erol Salih yurttan ayrıldılar. Türk iş Bloklarında bir ev tuttular. Daha sonra ben de yanlarına taşındım. Bilahare Yusuf da geldi. Onları orada daha yakından tanıma fırsatım oldu. Gerçekten hepsi de mükemmel insanlardı.

Bir akşam sohbet iyice koyulaşınca; “Sana bir şey anlatacağız, ama kırılmaca darılmaca yok” dediler. Yemin billah ettirdiler. Ben de merak ettim. “Haydi neyse anlatın bakalım” dedim.

Sonra anlattılar. “Hani geçen sene senin yumurta topuk, sivri burun bir ayakkabın vardı. Bazen o ayakkabıların arkasına basar bir aşağı bir yukarı dolaşırdın. Parkanla, kaşkolünle küçük dağları ben yarattım havasında gezerdin. Biz de senden çok gıcık kapardık. Seni arka bahçeye çağırıp dövmek isterdik. Hatta gelip geçerken birkaç kere de omuz vurduk. Ama sen anlamadın. Seni tanıdıktan sonra yaptığımızdan utandık. Kusura bakma” dediler. Ben de “olur mu öyle şey” dedim. Sonra da o ayakkabıların hikâyesini anlattım.

Bir keresinde de ay sonu yaklaşmıştı, ama hepimizde para bitmişti. Evdekilerle bir iki gün idare ettik. Ama son gün yiyecek bir şey kalmadı. Aç kaldık. Karnımızı doyurmak için bir plan yaptık.

Yurttan Metin Adanır’ı getirdik. Onda para olduğunu biliyoruz.

Bakkaldan ekmek, domates, yumurta alacağız. Menemen yapacağız. Plana göre; kimi göndersem gitmiyor. Metin “o zaman bari ben gideyim” dedi. Evden uzaklaşınca arkasından bağırdık, “Dur gardaş para verelim” dedik. “Kesinlikle olmaz.” dedi. Hepimiz rahatladık. Biraz sonra koca bir tencere menemen yaptık. Karnımızı tıka basa doyurduk. Ama Mevlüt doymadı. Ekmekleri önüne çekti.

Tencereyi sildi süpürdü. Bir kenara çekildi. Bulaşığı Mevlüt’e yıkatacağız ama nasıl? Mevlüt yaklaşık 110 Kg. ağırlığında yamtar gibi birisi. “Ulan sen somun pehlivanısın. Muhsin seni tek eliyle yener” dedik. O da; “Tamam Muhsin güçlü ama o kadar da değil” dedi. Derken bunları birbirleriyle kapıştırdık. Bulaşığına güreşecekler. Salonu boşalttık. Yorganları üst üste yığdık. Minder yaptık. Ben hakem oldum. Güreş başladı. Mevlüt 2 dakikada tuş oldu. Tabii hemen itiraz etti. “Hakem kör müsün, öbür elini de kullanıyor, görmüyor musun?” dedi. Muhsin de” Ben seni iki elim bağlı olsa bile yıkarım” dedi. Yıkardın, yıkamazdın derken güreş yeniden başladı. Mevlüt serbest, Muhsin’in elleri bağlı. Tabii Mevlüt gene tuş oldu. Belki 5-6 kere güreştiler hepsinde yenildi. Ama her seferinde “Sırtım yere gelmedi, göbeğim yıldızı görmedi, ayağım kaydı” dedi. Ne yaptı etti yine de bulaşıkları yıkamadı.

Ahmet Yılmaz’ın Kaşmir Paltosu

1974-1975 öğretim yılı başlamıştı. Yıldırım Beyazıt öğrenci yurdunda kalıyorduk. Kış yaklaşmıştı. Havalar soğumuştu. Paltomuz yoktu. Sadece Ahmet Yılmaz’ın lacivert renkli kaşmir bir paltosu vardı. Hepimiz onu sırayla giyiyorduk. Bir gün de Muhsin giydi.

Kızılay’a gitti. Birkaç dakika sonra 8-10 el silah sesi duyuldu. Sesin geldiği yere doğru koştuk. Baktık karşıdan Muhsin geliyor. Üstü başı toz toprak içerisinde. “Gardaş komünistler beni taradılar.” dedi. Biz de “Sende bir şey var mı?” diye sorduk. Belki sıcaklığıyla belli olmaz diye paltoyu çıkartıp güneşe tuttuk. Paltoda en az 3-4 kurşun deliği vardı. Adamlar paltoyu kalbura çevirmişler ama kurşunlardan hiç birisi ceketten içeriye girememişti. Muhsin o günden sonra yemedi, içmedi, para biriktirdi. Kendisini korumak için silah aldı.

*****

Ben Muhsin Yazıcıoğlu’nun yakın arkadaşıyım. Ülküdaşı, can yoldaşı, sağdıcıyım. O MHP’den ayrılınca yollarımız da ayrıldı.

Ama arkadaşlığımız ölene kadar sürdü. Hayatımda onun kadar mütevazı birisini hiç tanımadım. O büyüklerini sayar, küçüklerini severdi. Kendisinden bir yaş büyüklere bile ağabey derdi. Gurur, kibir nedir bilmezdi. Hiç büyüklenmezdi. Kimse hakkında kötü söz söylemezdi. Kimsenin arkasından konuşmazdı. O herkesle tek tek ve özel olarak ilgilenirdi. Bence onun sırrı buydu.

Onunla iki yıl aynı evde kaldık. O temizliğe, disipline, nizama, intizama çok önem verirdi. Herkese yardım ederdi. Eli açıktı. Gözü toktu. Yedirmeyi, içirmeyi çok severdi. Eğer sofrada iyi bir yemek olursa o mutlaka tok olurdu. ” Ben daha yeni yedim” derdi.

Birkaç lokma alır çekilirdi. Hepsini bizim yememizi isterdi. O hep başkaları için yaşardı.

O tam bir Anadolu çocuğuydu. İçimizden biriydi.

Anadolu’nun çorak topraklarını bile çok severdi. “Bu topraklar şehit kanlarıyla sulanmış, bu toprakların altı evliya dolu.” derdi. Çiçekleri, böcekleri, kuşları, insanları, hayvanları, yaratılan her şeyi çok severdi. Ama en çok çocukları severdi. Çocuklara bayılırdı. Onlarla saatlerce oynamak isterdi. Önce onlarla kapışır, sonra her dediklerini yapardı. Onların her nazına oynardı. Hepsinin vatan millet sevgisiyle yetişmesini isterdi.

Onun çok üstün vasıfları vardı. O çok merhametliydi.

Ondaki sabrı, metaneti, tevekkülü hiç kimsede görmedim.

Başkalarının acizlik zannettiği bu duyguların ne büyük erdemler olduğunu onun cenaze töreninde gördüm.

O çok mertti. Çok cesurdu. Mangal gibi bir yüreği vardı. Her zaman en öndeydi. Haksızlığa dayanamazdı. İnandığı davaya hayatını koyardı. Kimseyi yüz üstü bırakmazdı. Yenilgiyi asla kabul etmezdi. Sabrı, direnci, dayanma gücü fevkaladeydi. Mertliği, yiğitliği doğuştandı. Doğaldı. Allah vergisiydi. Zorlama değildi. O anadan doğma bir kahramandı. Büyük bir idealistti.

O bu dünyanın tatlarına, zevklerine önem vermezdi. O sanki bu dünyaya, bu zamana ait değildi. Çok farklıydı. Başka biriydi. Ona ruh veren, güç veren, onun ateş aldığı en büyük kaynak Ülkü Ocaklarıydı. Türk Ocaklarıydı. O hem Türkçü Turancı, hem de inanmış hakiki bir Müslüman’dı. Gerçek bir mümindi. Daha öğrenciyken bile abdestsiz dolaşmazdı. Namazını kaçırmazdı.

Orucunu tutardı. Fitresini, sadakasını verirdi.

Onun bazı İslamcı söylemlerine katılmazdım. Ama samimi olduğunu bilirdim. O bir dava adamıydı. Gönül adamıydı. Onun gibisi az bulunur. Zor yetişir. Yüz yılda bir gelir. Ruhu şad, mekânı cennet olsun. Orada da Hz. Muhammed’e komşu olsun.”

***

Her iki arkadaşı birbirinden uzaklaştıran aslında birbiriyle buluşturan ne ise odur. Belli ki 12 Eylül darbesi olmasa MHP ve Ülkü Ocakları’ndaki oradaki unsurların bile anlayamayacağı/anlayamadığı milletle buluşma ve iktidar olma süreci tamamlanacak lüzumsuz ve bin yıllık terkibimize uygun olmayan 60 İhtilalinden sonra sahneye konan genel milliyetçi – muhafazakâr ana damarı kategorize eden sun’i bölünmeler ve buradan kültürel taban yaratmalar önlenecekti. İthal İslamcılıklar yerine bin yıllık terkibin izini sürenler organik milliyetçiliği mihver ve çekirdek yaparak üstüne geniş bir çatı kuracaklar ve Nizam-ı Âlem’in yürüttüğü fonksiyon sayesinde ülkeyi tehlikeli mecralara sürükleyen sözde İslamcı fakat globalizme teşne – emperyalizme oyuncak politikalardan ülkeyi ve milleti kurtaracaklardı.

İki eski dostun ve temsil ettikleri tarafların bugün kendi gruplarınca haklı addedilmesi perdesini kaldırdığımızda arkasındaki büyük birlik, mümkün olabilen en büyük birlik ve medeniyet dirilişçiliği anlamındaki ülkücü iradeye bühtan edildiği anlaşılacaktır.

Bunu her iki dostun maddi hatalarından yola çıkarak da algılayabilir, akıllarında kalan ama yanlış olarak kalan olayların doğrusunu anlattığımızda daha müşahhas olarak keşfedebiliriz. 

Düzeltme

Her ikisinin de Muhsin Başkan’la ilgili değrelendirmelerini hayranlıkla okudum. Zaten ikisi de benden ziyade rahmetliyle derin ilişki içindeydi. Ama her iksi de sonradan Muhsin Başkan ile yollarını ayırdıklarını ileri sürüyorlar ve yolların ayrılmasından çok çok sonra geçmişe dönüp gerekçeler sıralarken yanlışa düşüyorlar. İkisinin de ayrı düşüş sebepleriyle Nizam-ı Âlem gazetesi üzerindeki yorumları Merdan Yanardağ’ın MHP Değişti mi? Adlı kitabına çok benziyor. Merdan Yanardağ’ın eleştirisini başka bir yazıya bırakıp biz dostlarımızın yanlışı üzerinde duralım. Çünkü onların kul hakkıyla gitmelerine gönlümüz razı olmaz. Her ikisinin de Nizam-ı Âlem dergisi ile ilgili verdikleri bilgiler eksik ve hatalıdır.

Ayrıca bu düzeltmeyi yapmam konusunda çok ısrar eden Dr. Hayati Bice’nin de arzusunu böylece yerine getirmiş olacağım. O da Türklük ile İslam’ın bin yıllık terkibinin bugün nasıl anlaşılmaz bir gaflet sonucu hercümerç edildiğini idrak eden kardeşlerimizdendir. Evet Nizam-ı Âlem’i çırakmamızın arkasındaki saik milletimizin mayasındaki derin şuur idi… Dergi, tam da Hayati Bice’nin endişelerinin giderilmesi amacını taşıyordu.

Ben sadece bugün için değil o zaman da Atsız ile Nurettin Topçu’nun tarih tezlerinin farklılıktan ziyade benzerlik gösterdiğini yazdım çizdim. Serdengeçti ve Arvasi bizimle aynı davayı paylaşıyorlardı, nasil ki Erol Güngör, Dündar Taşer’le aynı davayı paylaşıyorsa… Türkeş’in İslam’a bakışında ne problem vardı?

“Ben sizi sokaklarda ıspanak fiyatına satılan demokrasiye, hile, rüşvet ile çiğnenen çiğnetilen hukuk düzenlerine, ahlâktan mahrum bir medeniyete çağırmıyorum. Ben sizi adaletle yarışa, tarihle barışa, birliğe, kardeşliğe kısacası hak yolu hakikat yolu, Allah yoluna çağırıyorum. Hareketin adını isteyenlere açıkça ilan ediyorum: yeniden maneviyata dönüş!” Bu çağrı, her Müslüman Türk gencinin olduğu kadar benim de Muhsin Yazıcıoğlu’nun da damarlarını titretti. Bizim 1977’den sonra icad ettiğimiz bir şey yok. Hareketin kuru bir cihangirlik davası olmadığı zaten çok çok eski çağlardan beri mayamızda var olagelen bir gerçeklik. O yüzden Selçuklu Osmanlı ile o da Cumhuriyetle buluşuyor. O yüzden milliyetimiz başka milletlerin sahip olamayacağı bir zenginlik ve imkân bahşediyor. Türkistan’dan Anadolu’ya çalınan maya kültürün de medeniyetinde üstünde bir görev ifa ediyor ve dokunduğunu yekpare homojen bir kimliğe –etnik kimliği ne olursa olsun- Türk kimliğine ulaştırıyor.

Keza Muharrem Şemsek’in, Sami Bal’ın, Ali Batman’ın, Selahattin Sarı’nın başkanlık yaptıkları ocaklarda da bu konuda bir ihtilaf yoktu. Hatta Ali Batman’ın İslami söylemi daha fazlaydı bile denebilir. O zamanki Ülkü Ocakları Bültenleri ve dergiler incelenirse bu pek açık anlaşılır.

Muhsin Yazıcıoğlu döneminde ocak yönetimi daha büyük zorluklar altındaydı ama işte aynı zamanda bu zorluklar yüzünden daha büyük zekâ ve inanç paylaşımını zorunlu kıldı. Yeni sloganlar, yeni dergiler, yeni teşkilatlar bu dönemde ihtiyaç oldu. Bunların hiçbirinde hiçbir yazarın etkisi olmadı, hiçbir siyasinin veya cemaatin-tarikatin rolü olmadı. Hele hele MİT’in oyunu olduğu görüşleri tamamen aynı okuyucu piyasasını kaptırmak istemeyen Sebil ile Şura dergilerinin iftirasıydı.

Çünkü Nizam-ı Âlem, önceki dergilerimiz –ki onları da biz çıkarıyorduk- Hasret ve Genç Arkadaş’ın toplamından daha fazlasını direk bayiden satıyordu. Son sayının tirajı yüz bini bulmuştu. Burada yazanlar mı, ayrılan köşeler mi bu tirajı sağlıyordu. Hayır! Adıyaman cemaati, Muhemmed Raşid Hazretlerine köşe ayırdığımız için mi satışta patlamalar meydana getirmişti? Hayır! Yoksa Nur cemaati satış patlaması mı yaptırmıştı? Hayır! Cemil Meriç mi? Necip Fazıl mı? Seyit Ahmet Arvasi mi? Yesevizade mi? Mehmet Doğan mı?

Gerçek şuydu: kategorize edilmiş siyasal ve fikri yapılar yerine onları dönüştüren bir irade kendini gösteriyor; satranç masasındaki piyona fil hamlesi yaptırıyordu. Hepsi bu.

Yıllar sonra Muzaffer Özdağ ağabeyim, “12 Eylül’ün sebebi Nizam-ı Âlem’di Lütfü dediğinde de bizi kategorize edenlerin önyargılarının, korkularının ve bizi bölünük tutan siyasetlerinin yanlışlığını anladım. Haksızdılar. Niçin gençlik şucu bucu diye bölünmüş olsundu ki… Olayları daha iyi kontrol ve her kesim üzerinde maniplasyon fırsatı bulabilmek için mi? Bu kolay yöneticilik devri artık kapanmalıydı. Eğer ihtilal olmasaydı ithal İslamcıların elinden Müslüman potansiyeli ana damara organik milliyetçiliğe, bin yıllık terkibe tamamiyle mensubiyet duyacaktı. Muzaffer Özdağ’a “eğer ordumuz bu yanlış tutumunu sürdürürse memleketin başına ilerde daha büyük gaileler açacak, 12 Eylül eğer Nizam-ı Âlem gibi bir dergi yüzünden telaşa kapıldıysa gerçekten akıbetlerinden korkular” demiştim.

Tam tersine Nizam-ı Âlem gibi ihata edici bir çerçeve gayri millî unsurların elindeki malzemeyi, bahaneyi alıyor, suistimali önlüyordu.

O yüzden Yılmaz Yalçıner’in Şura’sı, Kadir Mısıroğlu’nun Sebil’i Nizam-ı Âlem’i suçlamaya onlardan bize dönen okuyucuyu aldatmaya başladılar.

Türkeş Beye evinde bunları anlattığımda çok takdir etti.

“Bana böyle anlatmadılar oğlum” dedi. “İstersen devam et, şimdi anladım gayet güzel bir iş, müspet bir proje” dedi. “Fakat ne yapabiliriz, Divan böyle böyle karar aldı, ama sen istersen devam et. Kararı sana bırakıyorum” diye de ekledi. Ben de suçu Sıkıyönetime yükleyerek derginin kapatıldığını duyurdum. Başbuğu partisinin divanı karşısında zora sokmamak için.

İki ülküdaşımızın da söyledikleri kendilerince doğru ama eksik ve bu yüzden genel çerçeveyi yanlış kılıyor bu yaklaşımları…

Bir kere dergi Hasan Çağlayan’ın zamanında çıktı. Muhsin Başkan yarı eğitimci sayılırdı. Eğitimciler Gümrük ve Tekel Bakanlığından maaş alıyorlardı. Ben ve bir iki arkadaş başkana bunu yakıştıramadığımız için (gençlik işte; ‘sen de mi paralı asker oldun’ diye takılıyorduk) maaşı reddeden eğitimciydi. Fakat ocak üzerinde eli yine vardı. Hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz içindi…

Gerçekte başkanın dergiden haberi bile yoktu. Sonradan oldu. O sıralar gençlikten sorumlu olanların Türkeş’e mevzuyu doğru intikal ettiremeyişi, adları bende saklı olan iki politikacımızın da divanda, kendilerine bazı yerlerden gelen mesajları aktarmaları ve “bu dergi bizimmiş,hiç bize benzemiyor” demeleri ile tartışma başlamış. Türkeş Bey de bunun üzerine önce Kemal Zeybek, sonra da Ramiz Ongun’u görevlendirmiş. Dergideki arkadaşlarla tartışmışlar. Ama herkesin samimiyetinden kimin kuşkusu olabilir ki? Bu arada Başbuğun talimatı diye Kemal abi dört arkadaşı huzura çıkarıyor. Beni çağırmıyor. Benim huyumu biliyor, belki ondan. Türkeş bir arkadaşa 9 Işığı say diyor. O arkadaş da 5 tane sayabiliyor. 9 ışığı bilmez olurlar mı? Buna imkân var mı? Sonra Hasan başkanı çağırıp -malum- sinirlerini yatıştırıyor. Ben haberi aldığımda partiye gittim. Divan tekrar toplantı halindeydi. Arvasi çıktı, “istifa ediyorum o zaman” dedi. Onu Bahçelievler Camiine götürdüm. Orada İkindi namazı kıldık beraber. Gözlerinden akan yaşı sildim. Tekrar partiye döndürdüm. Ahmet Er abi de beni iknaya çalışıyordu: Lütfücüğüm merak etme, ben başbuğu iyi tanırım. Kin tutmaz, unutur. ‘Nizamı âleme’ diye küçük bir üst başlık yapıp ‘Çağrı’ diye yeni bir dergiyle çıkarız diyordu. Daha sonra bilindiği gibi Birliğe Çağrı çıktı. Muhsin Başkan da, Yılmaz Şenyüz de bana dedi ki: “Akşam Oran’daki evine git anlat”…

Ben böylece bize yurdun her yanından gelen ve artık biz de nizamı alemciyiz diyen binlerce akıncı, milli mücadeleci, nurcu, Süleymancı ve farklı gruplardan samimi mektupları irice bir çantanın içine doldurup başbuğun evine gittim. Açtım çantayı, okudum mektupları… ve projemi anlattım. İnanan inanmayan ayrımı kalkıyor ve Türk İslam ülküsü zafere doğru yol alıyordu.

Yukarıda değindiğim ifadelerle beni uğurladı, bana hiç kızmadı; zaten evinde tonton bir emekli albaydı. Çok iyi bir insandı. Ben de suçu sıkıyönetime attım.

Yani ne Burhan Kavuncu’nun, ne Kadir Tosun’un, ne de Ülkücü Hareket’in yazarı Hakkı Öznur’un dediği tam doğru… Hepsinde doğrudan kırıntılar var ama eksik olunca yanlış değerlendirmelere yol açıyorlar. Burhan’ın yazısında geçen “2O yıl önce MHP genel merkezinde Lütfü Şehsuvaroğlu, Mümtazer Türköne ve bana söylediklerinin aynısını bu defa Muhsin Yazıcıoğlu ve arkadaşlarına tekrarlıyordu: “Bu davayı ben kurdum, adını ben koydum. Beğenmiyorsanız çekip gidersiniz, ama asla değiştirmeye kalkmayın”.” Cümlesi yanlış. Dediğim gibi orada Mümtaz, Naci, Kemal ve Burhan var; ben yokum. Herhalde dergileri çıkardığımız ekip olarak anmak istemiş… Kadir ağabeyin de bunlar böyle böyle bizi siyasal İslam’ın yararlandığı değişime uğrattılar ve sonunda BBP MHP ayrışmasına kadar gitti şeklinde özetlenebilecek görüşü dışarıdan bakılınca doğru gibi gözükse de hatalı. Bu en azından MHP’nin ve Türkeş Beyin davasına bühtan olur. Zor zamanda insanın dine yönelişi de dinin önemini ve fonksiyonunu Türk’ün hayatında azımsamak olur. Sadece o anlar için değil bin yıldır El Cahiz’in Türklerin Faziletleri kitabında yazdığı gibi ölüm ne uzak, ne yakındır bize; ölüme pervasız giden Türk tipine ne oldu? Hayır paçamız tutuştuğu için dine yaslanmadık. Belki her şey bitip ortalık durulunca hapishane hayatında bazı arkadaşlar biraz daha ibadet imkânı buldular diyebiliriz.

Daha doğrusu ben ülkücülük derken korkusuz bir iman yeleğinden bahsediyorum. Onu giyene ölüm vız gelir.

Nizam-ı Âlem’in çıktığı dönemin ocak genel başkanı olan Hasan Çağlayan için de gazete büyük motivasyon aracıydı. O dönem gerçekten zor bir dönemdi ve her gün on beş yirmi arkadaşı şehit veriyorduk. O da Kadir Tosun gibi bir gerekçeyi işaret ediyor ama içerden…

“İşte, Nizam-ı Alem Gazetesi’nin çıktığı dönem de bu savaş psikolojisinin hakim olduğu bir dönemdi.

Nizam-ı Alem Gazetesi’nin bir başka özelliği de bu bağlamda ele alınabilir.

Mesela, bizler gazeteyi çıkarıyoruz, çıktıktan sonra da doping olsun diye okuyoruz. Okudukça coşuyor ve güç buluyoruz. Taşra teşkilatları ve diğer arkadaşlarımız mücadelede daha fazla motive oluyor.

Zannediyorum ki, biraz da bu sebeple bu gazetenin kapatılmak istenmesi şoku artırdı. Hem güç alacaksınız, hem kendinizi bulacaksınız, hem insanları birlikteliğe davet edeceksiniz, hem kendinizi ve düşüncelerinizi geliştireceksiniz ve hem de bu gazete kapatılacak! İşte bunu anlamam çok zordu.

Odaya girdiğimde yaşadığım olaylar, yani, liderin bu gazetenin neden çıkarıldığına ilişkin tepkisi ve kapatılmasını istemesi, ister istemez iç dünyamda fırtınaların kopmasına sebebiyet verdi. Üzüldüm. Çok üzüldüm.

Dışarı çıktığımda ise o zamanlar yakın arkadaşlarım bilirler, yerde miyim, gökte miyim, bilemiyordum. Şok yaşadım.

Fakat aştık. Elbette bir savaşı içindesiniz, büyük bir mücadele yapıyorsunuz, bu sebeple her olaya büyüklüğü ne olursa olsun takılmamanız gerekirdi.

Laf gelmişken şunu da söyleyeyim. Ben hala, o yaşlardaki, yani yirmi üç, yirmi dört yaşlarındaki insanların o büyük meselelerin içinde nasıl bu kadar kâmil davranışlar içinde bulunup, nasıl bu kadar olgun tavırlar aldıklarına hayret ederim. Bütün arkadaşlarımdan, yaşıtlarımdan o dönemlerde aynı olgunluğu çeşitli vesilelerle görmüşümdür. Ve şu sonuca varıyorum: Demek ki, hadiseler insanları olgunlaştırıyor, ileri götürüyor. Yaşının ve gücünün üzerinde yükler taşımasını sağlayabiliyor. Hadiseleri ve verdiğimiz kararlar bazen bu yaşım çerçevesinde düşünüyorum da, o dönemlerde verdiğimiz sıhhatli kararları şimdi veremeyeceğimi görüyorum. Bir milyona yakın bir genci, Türkiye’nin her tarafında bir hareketin ve bir anonsunla harekete geçirebilecek bir durumda iken, gerçekten bütün arkadaşlarımın çok sağlıklı kararlar aldıklarını şimdi daha iyi farkediyorum. Sen, yirmiüç-yirmidört yaşlarında o kadar büyük olan bir gençliğin kızgınlıklarını alabiliyor, tepkilerini engelleyebiliyor ve onları itidale sevkediyorsun… Gerçekten çok büyük ve önemli bir konudur bu…

Elbette ki, Cenab-ıAllah’ın yardımı vardı bu işte. Yoksa, gencecik insanların bu kadar önemli işler yapması mümkün olmazdı.

İşte, Nizam-ı Alem Gazetesi’nin kapatılması hadisesinde de Türkeş Bey’in odasından çıktıktan sonra, arkadaşlarımıza hissettirmemeye çalıştık. Ve başardık zannediyorum. Aynı olgunlukla davrandık. Galiba ekonomik gerekçeler ileri sürüp, rahatsızlıkları tabana intikal ettirmedik.”

Nizam-ı Âlem çıkarken böyle bir olgunlukla çıktı. Liderine sadakatle bağlı, davaya sadakatle bağlı, ama yeni bir strateji ve insan kazanma ameliyesi üstüne yeni bir üslupla… Kâmil davranışlar içinde bulunup olgun tavırlar alanlar gençliği inanan inanmayan ayrımından kurtardıktan sonra solun ihanet içinde olmayan yerli ve millî soluna kapısını aralayacaktı. Bu minvalde rahmetli Seyfettin Manisalıgil ile birlikte Attila İlhan’a gittik. O da bizde yazacaktı. Derginin kapanması konusunda Hasan Başkan da bir veçhesini bilmiyor demek ki… Türkeş partide kızmış ama aşkım evine gittiğimde bana kızmadı. Ayrıca ekonomik sebepler ileri sürmedik de Sıkıyönetime suçu atmıştık.

Gelelim 12 Eylül öncesi yaşananların 1990’lar sonrasındaki problemlerin kaynağı olduğu tezine..

Kadir Tosun’un 12 Eylül öncesi bu yaşananların hepsini bilmesine imkân yok. Keşke yazmadan bana sorsaydı. Şimdi Milliyetçi Ülkücü Hareket isimli gerçekten samimiyetle yazdığı kitabının yeni baskısında gerekli düzeltmeleri beklemek hakkımız değil mi?

Şüphesiz BBP diye bir parti kurulurken maziden kendine bir dönemeç izi araması anlaşılabilir bir şey… MHP’de kalanların da yeni kurulan hareketi bir kuşak başarısı addedip destek olma ve kendi kuşağının izini sürmesi yerine maziden farklılıklara mesnet çıkarmaya çalışması da yadırganacak bir şey değil.

Kimimizin, BBP’nin ilk nüvesinin Nizam-ı Âlem meselesine dayandırılarak anlamlı açıklamalara sahip olmakla övündüğü açık. Ben de bu yanlışı yaptım zaman zaman. Çünkü o aktüalite içinde ayrışmayı salt çekiç güce veya dergi baskınına dayandırmak yetmiyordu.

Ben baştan beri MHP ve BBP ayrışmasına karşıydım. Bütün süreçlerin de başından beri içindeyim. Muhsin Başkan Bakanlığı Yayın Dairesi başkanıydım. Bir odaya kapandık, saatlerce tartıştık. Sonunda yoldan ziyade yoldaşlık esas olduğu için arkadaş satmadık ve fakat bir siyasi partiden ayrılan bir grup imajı tehlikesine vurgu yaparak her kesimden siyaseti kucaklayan bir büyük beraberliği işaret ettik. 60 sonrası bölünmeler atalarımızdan miras değildi ya… vulgarize edersek sağdaki bölünmeleri ortadan kaldıracak bir siyasi oluşum sürsün istedik. Gerçekten de 6 Aralık kurultayı muhteşem oldu. Yeni Oluşum bir yıl çalışmalıydı. Maalesef vekillerin ısrarı ve bina kirasının karşılığını alabilmek için partileşme hızlandırıldı. Yani erken doğum oldu. Çocuk prematüre doğdu. Oluşumunu tamamlamadı. O yüzden hep bir şeyler eksik kaldı. Oysa hedef daha büyük bir birlik için strateji idi. Yeni bölünmeler için değil.

Muhsin Başkan ülkücü kimliğini ve iddiasını hiçbir zaman kaybetmedi.

Baştan beri baştan aşağı ülkücüydü.

Zira onda efendimizin ülkücülüğü vardı: “Bir elime ayı, bir elime güneşi verseniz davamdan dönmem” diyen peygamber bunu niçin söylemişti. Durduk yere mi? Hamaset olsun diye mi? Ne kadar inatçı bir siyasetçi olduğunu göstermek için mi? Elbette hayır! Ya ne için Kureyş kabilesi “istediğin başkanlıksa al senin olsun” dediği halde o bunu kabul etmedi. Çünkü teori esastır. Teori yolumuzu aydınlatır, bize rehber olur. Onu yani ülküyü kaybettiğimizde ülkücülüğün nesi kalır?

* Veysi Erken, Bir Kar Tanesi Olsam, Muhsin Yazıcıoğlu, gönülden bağlılar platformu, Ankara mart 2010, s 111
** Kadir Tosun, Milliyetçi Ülkücü Hareket, Ankara 2011

Bir Cevap Yazın

WP-Backgrounds Lite by InoPlugs Web Design and Juwelier Schönmann 1010 Wien